dokunsan ağlayacak kıvamdayım, aklım arkada kalıveren dostluklarda bugün. 'kalıveren', kalmak eylemini çok da istemeyerek öylece düşen avuç içimden elleri. dostlar azdır, genelde yoktur. bırakmamalı o sebeple, olursa kazara kalıveren de tutup geri alabilmeli kaldığı yerden, gel demekten çekinmemeli. nefessiz kaldığın an bir gülüşüyle herşeyi unutturanlar bulduğunda insan, kaybetmekten korkmalı. zor öylelerini bulmak çünkü, yok olabilecek kadar az sayıları hemde.
bir kış varki aklımda şimdi. uzun bir yokuşun sonunda park var;yeşilliklere yakışmayan insan çirkinliklerini barındıran koynunda. tam da o parkın sonunda soldan ilk ara sokağa girince çıkar karşına demetevler metro çıkışı. o çıkışta en acı zamanlarımsa doğalgaz bittiğinde kart doldurmak için saatlerce sırada beklemenin ardından alt tarafı 30 tl doldurmak değildi sadece, ya giderdim ben uzun mesafelere ya da dönerdim tam da o noktadan. ya başlangıçtı ya bitiş. ya baş kaldırış ya da kabul ediş. işte yine aynı durak bu kez bambaşka göründü gözüme. lapa lapa yağan kar artık durmuş, hava enteresan bir şekilde sanki sıcacık olmuş, insanlar yorganlarının altına gömmüştü kafalarını tam da gece yarısına az vakit kalan bu demlerde. bir sarhoş adam ney üfleyen bir genci izlemekte, genç bunun farkında ama bir o kadar önemsememekte. bir sıcak hoşgeldin sevincinin ardından zıplayarak oturduğu yükseltiden hoşbuldum dedi o dost. yine ilginçtirki ben o dostu iki günün ardından yine aynı durakta bir başına bırakarak hayal kırıklıklarıma doğru koşuryordum. üzerimde kırmızı siyah montum elimde kahverengi valizimle.
sağ baştan
ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çarşamba, Ekim 26, 2011
bir geceyarısında ben.
betimleme
anılar beni rahat bırakın,
ankara,
dostane,
kabuk tuttu yaralar
Cumartesi, Eylül 10, 2011
yalnız değil de tek başına olmak
Eylül ayı... okulun başladığı, ayşe'nin doğduğu,yeni umudun olduğu baharın sonu olmasına rağmen bu sonun hep süpriz oyunlara gebe olduğu ay. Ömrümün hiçbir evresinde hiç bu kadar yavan olmamıştın şimdi olduğu kadar. artık ne o süprizlerin,ne sonların, ne de başlangıçların var bana armağan. varsa yoksa rutin, varsa yoksa sorumluluklar. evet sen de haklısın bu yıl son 3 yıldan farklı olarak bir okul başlangıcı hediye etmedin değil bana. ama işin aslı ben ne okuldan ne de bu başlangıçtan haz ediyor değilim. mahalle baskası mı desek, tabiatın son yıllarda aldığı kural mı bilmem şimdi adam olmak için bir de lisansın yüksek olanı makbul.
sanki lisansta bir halta yaradık şimdi bir de yüksek mertebeye erişeceğiz. aynı lagalugalar aynı vesveseler. hem bunun parası da çok haaa, öyle böyle değil!
neden mi, malum iş var artık. başıboş saatlere yer yok. bu nedenle efendim geceleri okuyacağımdır. bu da bir buçuk yıl da tamı tamına on buçuk milyar demektir.yani bir buçuk yılımda hafta içi ev-iş-okul-ev-iş-okul-ev üçgeninin içinde, hafta sonu ise hafta içi uyuklarken öğrenemediklerimi temize çekmek, anlamaya çalışmak,hafta içi kendime ayıramadığım zamanı ararken tekrar pazartesiye bağlanmak demektir. yani sosyal hayat yok demektir, yorgunluk, acı, iş stresine katılan final kaygısı demektir. yani zulümdür. başka da bir tanımı yoktur.
oturup onca sene çalışmışsındır ama pazarlama denilen bölümcükte yer alan suratsız karı koca para tuzağına onbin beşyüz bayacaksındır. haydi kızlar okula madem. hakkımızda hayırlısı.
peki ya 2003... hani ilk lisans mutluluğunun yaşandığı yıl. böyle kaygılardan bir haber uçarak mı, kara yoluyla mı gittiğini kestiremediğin ankara yolu.
karanlıktı o şehir evet. hem de hayallerime inat öyle griydiki gökyüzü hep umutsuzluk hep mutsuzluk çökerdi yağmurlu akşam üstleri. yine de zıtlıkların kıyasıya yarıştığı bu şehir bir o kadar çekici gelirdi. oraya gitmek evden kaçmak demekti çünkü. evden kaçmak özgürlüktü.
bugün tavada kızarmaya bıraktığım soğanları 3 dakika unutmaya çalışıp pc başında ders kayıtlarına bakmaya çalıştığımda annemin 'yandı bunlar' diyerekten aciliyetle yanında olmamı istemesinde birşey yoktu evet ama ben yine de sesteki o tınıya takaraktan sevmezdim bunları, sevmem de hiçbir zaman. ben öylesine ve dahi ölesiye boğulurumki kendi yarattığım sorumluluk projelerimde ve en kıçı kırık ayrıntıyı öyle büyütürümki gözlerimde işte hal böyleyken birinin kalkıp ta bana bir halt buyurması bardağı taşırır da taşırır. beni bilmesini isterim çünkü, uyarmasa da yapacağımı zaten onun düşüncesi olmadan benim o işi baştan sona tasarladığımı görmesini isterim. bu yanımı benimle geceli gündüzlü çokça vakit geçirenler kavrar ancak. gözlemlerler uzun uzun ve anlarlarki lafa,söze tahammülsüzlüğüm işte tam da bu yüzden. kendimi gereksiz yere en ince detayına kadar bilmem yüzünden. her haltı mutlaka görmem yüzünden.hem sorumluluğu bileklerime kelepçelemek zorundaymışım gibi hissetmem yüzünden. ve bilirlerki ben bunca savaşı kendimle vermeye çabalarken onlar için bana buyurdukları o küçük detay öldürür beni, boğar ve yıkar. sonumu hazırlar.
bugün yine her gece olduğu gibi bunları yazmak için oturmamıştım buraya ama yine de klavyem tümceleri bu yönde sürüklemek istemişse ben onun suçlusuyum bilmekte yarar var.
kal sağlıcakla blog...
sanki lisansta bir halta yaradık şimdi bir de yüksek mertebeye erişeceğiz. aynı lagalugalar aynı vesveseler. hem bunun parası da çok haaa, öyle böyle değil!
neden mi, malum iş var artık. başıboş saatlere yer yok. bu nedenle efendim geceleri okuyacağımdır. bu da bir buçuk yıl da tamı tamına on buçuk milyar demektir.yani bir buçuk yılımda hafta içi ev-iş-okul-ev-iş-okul-ev üçgeninin içinde, hafta sonu ise hafta içi uyuklarken öğrenemediklerimi temize çekmek, anlamaya çalışmak,hafta içi kendime ayıramadığım zamanı ararken tekrar pazartesiye bağlanmak demektir. yani sosyal hayat yok demektir, yorgunluk, acı, iş stresine katılan final kaygısı demektir. yani zulümdür. başka da bir tanımı yoktur.
oturup onca sene çalışmışsındır ama pazarlama denilen bölümcükte yer alan suratsız karı koca para tuzağına onbin beşyüz bayacaksındır. haydi kızlar okula madem. hakkımızda hayırlısı.
peki ya 2003... hani ilk lisans mutluluğunun yaşandığı yıl. böyle kaygılardan bir haber uçarak mı, kara yoluyla mı gittiğini kestiremediğin ankara yolu.
karanlıktı o şehir evet. hem de hayallerime inat öyle griydiki gökyüzü hep umutsuzluk hep mutsuzluk çökerdi yağmurlu akşam üstleri. yine de zıtlıkların kıyasıya yarıştığı bu şehir bir o kadar çekici gelirdi. oraya gitmek evden kaçmak demekti çünkü. evden kaçmak özgürlüktü.
bugün tavada kızarmaya bıraktığım soğanları 3 dakika unutmaya çalışıp pc başında ders kayıtlarına bakmaya çalıştığımda annemin 'yandı bunlar' diyerekten aciliyetle yanında olmamı istemesinde birşey yoktu evet ama ben yine de sesteki o tınıya takaraktan sevmezdim bunları, sevmem de hiçbir zaman. ben öylesine ve dahi ölesiye boğulurumki kendi yarattığım sorumluluk projelerimde ve en kıçı kırık ayrıntıyı öyle büyütürümki gözlerimde işte hal böyleyken birinin kalkıp ta bana bir halt buyurması bardağı taşırır da taşırır. beni bilmesini isterim çünkü, uyarmasa da yapacağımı zaten onun düşüncesi olmadan benim o işi baştan sona tasarladığımı görmesini isterim. bu yanımı benimle geceli gündüzlü çokça vakit geçirenler kavrar ancak. gözlemlerler uzun uzun ve anlarlarki lafa,söze tahammülsüzlüğüm işte tam da bu yüzden. kendimi gereksiz yere en ince detayına kadar bilmem yüzünden. her haltı mutlaka görmem yüzünden.hem sorumluluğu bileklerime kelepçelemek zorundaymışım gibi hissetmem yüzünden. ve bilirlerki ben bunca savaşı kendimle vermeye çabalarken onlar için bana buyurdukları o küçük detay öldürür beni, boğar ve yıkar. sonumu hazırlar.
bugün yine her gece olduğu gibi bunları yazmak için oturmamıştım buraya ama yine de klavyem tümceleri bu yönde sürüklemek istemişse ben onun suçlusuyum bilmekte yarar var.
kal sağlıcakla blog...
Pazar, Ağustos 28, 2011
İyiki Doğdun!
Aralık aylardan. Yıl 2009. Soğuk bir Ankara akşamında yalnız kalmış biz,geziyoruz. Sakaryadayız.Pet shop sokağında yol alırken. Bakalım mıııı? diye boyun büküyorum ben. O zaman pet shop ların zindan olduğunu algılayamıyorum ve sahiplerinin katil. Aslan yüz görüyoruz sevimli mi sevimli, Alman kurdu,pug... Hepsi ne kadar da şirin bizim de olsa ya. Sonra bu akşamı belli sıklıklarla yineliyoruz. Ve bir gün içine girip birinin sanırım bizim köpeğimiz olsun istiyoruz diyoruz. Aslında Ümit pek hayvan sevmez. Evde hiç tahammül edemez. Kirletir der koltuklarımızı,biz o koltukları bir de beyaz almışken bir düşünsene. Bu yüzden bu 'isteme' eylemi sadece bana ait aslında o dönemde. Ama bir 'çift' olma meselesi var. O sebeple çoğul yapıyoruz bu eylemi. Olur elbette peki cinsi ne olsun? Biz cins bilmiyoruz.'Şöyle hem akıllı bir bıdık hem de minik, apartmanda yaşabilecek bir minik olsa, kedi gibi yani büyümeyen pek, sonra üzmese bizi çok zorlamasa.'Yani malum Ankara'nın çok da nezih olmayan bir semtinde oturuyoruz. İnsanlarda bunca düşmanken miniklere. Bizimki çok çaktırmasa köpekliğini diyoruz. 'Tamam' diyor göbekli kel amca.Meymenetsiz suratı birden şenleniyor. 'Bende var bir tane' Şuan burda değil. Evde benim 10 yaşında ikizlerim var onlarla. Pek buraya kafese konulası bir hayvan değil. Sıkılır istemez, rahatlığına düşkündür. Ama bir o kadar uyumlu. Bizim çocukların elinde kumanda gibi taşınır da gıkı çıkmaz.Yarın getireyim buraya tanışın isterseniz? Birbirimize bakıyoruz Ümm'le biz buna hazır mıyız diyoruz? Korkular başlıyor. Biz bu sorumluluğa hazır mıyız? Bilemiyoruz. Tamam öyleyse diyor amca siz bir karar verin. Arayın beni getireyim buraya tanışın. Peki diyoruz,çıkmaya yelteniyoruz. Cinsi de Jack Russel diyor bu arada. Bakarsanız, araştırırsanız.
Sonra geziyoruz tekrar bir hayli, bu kez bizim minikten arıyor gözlerimiz.Ama yok hiçbir yerde. Herkes 'sipariş' usülü getirdiğini söylüyor. Çok tanınmıyor,'SATMIYOR' diye de ekliyor.Derken netten fotoğraflarına bakıyoruz. Bayılıyoruz daha tanımadan. Arıyoruz bizim amcayı,bu akşam hazırız biz tanışmaya diyoruz. Akşamı zor ediyor ve Sakarya'nın yolunu tutuyoruz.
Ortada bir şebek geziniyor. Minicik bir şebek bu. Uzun bir burun. Turuncu bir yağmurluk içinde. Herkese koşuyor. Herkesten sevgi dileniyor. Küçük bir çocukla oyun oynamaya çalışıyor. Akvaryumlara zıplayıp balıkları selamlıyor. Ele avuca sığmaz bu yaramazı bir anda herkes çok seviyor. Derken konuşmaya başlıyoruz. Ne yer ne içer öğrenmeye çalışıyoruz. Kapı açılıyor bizimki 3 saniye içinde yok oluyor. Sokakta deli gibi dans ediyor sanki. Tutsaklıktan nefret ediyor. Pet shoptan ayrılıyoruz. Miniğimiz elimizde.Kucağımda sessizce uyuyor,titriyor...
İsmi ne olsun diye soruyorlar arkadaşlar. Richie Rich'in bir köpeği vardı 'DOLAR' bizim gibi çulsuzlara pek uymasa da tam yerinde bir espri olur diyoruz. O zaman işimiz gereği de Dolar la çalışıyoruz buna da uyuyor. Bizim kızın ismi Dolar oluyor. Akşam kalabalıkta titriyor. Hepimiz üşüdüğünü sanıyor sıkı sıkı sarıyoruz her yanını. Sonra kalabalık dağılıyor. Biz bize kalıyoruz, ona yatak hazırlayıp uyuyoruz. Sabah yerinde yok! Yatakta tam ortamızda esneyerek uyanıyor.'Merhaba' diyor bize. Artık 3 etti nüfusumuz!
18/08/2008 doğumlu kızım bu ay 3 yaşını bitirdi.Hayatta yaşadığım her anımı bu kadar anlamlandıran bir arkadaşım olmamıştı hiç.Daha nice seneler bizimle olman dileğimle. Seni çok seviyoruz yavrum. Uzun bir ömür diliyoruz.
betimleme
aile olmak güzeldir,
ankara,
yarım elma,
yılmazlar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



