Hollanda waffle'ı,süt,dizimag,kızım ve ben.işte tam da şimdinin özeti. bugün cumartesi ama hafta içi akşam sekizde uyumak faslını dün gece bozmuşken bu sabah sekizde uyanma faslı başladı. ki bu sabah sekizde uyandığım cumartesinin çalışmadığım bir cumartesiye denk geldiğini de belirtmek isterim.
insan ilişkilerindeki başarısızlığım son hızla devam ederken gitgide yalnızlaşan kimliğime alışıyorum. ara sıra bunalımlar yaşasam da genel olarak iyi olduğumu söyleyebilirim.
peki denemedim mi sanıyorsun? yatılı misafirler, kızlarla sevgilerini konuşmaya çalışmalar, acılarını paylaşıyormuşçasına üzülmeler falan ama yok olmuyor işte. saçma geliyor tüm bunlar. onlar benim yanımda mıydı, yanımda mı? olmadılar evet ama olamazlar da. buna güçleri yetmez çünkü. ne sevgimi, ne aşkımı ne de beni anlamaya güçleri yetmez. sığ hayatlar, bayatlamış, kokuşmuş bencilleşmiş kimliklerinden sıyrılamazlar çünkü. savunmasız ve çırılçıplak kalamazlar. o örtüler, o pis örtüler olmalı hep tüm ilişkilerinde. ne diyorduk; profesyonellik! işte bu lanet kelime son üç senedir hayatıma girdi gireli bok oldu herşey. samimi olmamanın adı buydu, profesyonellik. böylece zayıflıklarını gösteremezdin, yanlışlarını söyleyemezdin, ağlayamazdın, üzülemezdin bunlar seni dibe çekerdi ve zerre beyni olmayan adamlar yeri gelir yüzüne gözüne atıverirdi onları da kalakalırdın sonra. ama ama ama hani 'arkadaş' idik derdin de; o başka bu başka derdi.
haaa, bi de şey var yüzüne gözüne birşeyler sür. lan gözüme dün iki mavi sürdüm diye. süper olmuşsun, mikemmel bir davranış demeyen kalmadı. biri de dediki; 'işte böyle'. he dedim tak maskeni bekle, işte böyle iki boya süreyim herşey iyileşsin değil mi? güldü geçti ve giderken 'evveett' demeyi ihmal etmedi! bu bile soyutluğun son raddede olduğunun bir göstergesi değil mi sayın seyirciler.
bugün cumartesi tüm haftayı beni heyecanlandırma olasılığı olan haberler beklemekle geçirdim ve olmadı. yani ne heyecan ne de heyecana sebebiyet verecek bir haber. şimdi ben bir kızımla çıkayım dışarı en iyisi yürüyeyim. sonra fotoğraflar çeker, kuaföre gideriz. maskelerimizi cilalatıp devam ederiz hayata. haydi rastgele.
sağ baştan
hayat denen şey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat denen şey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumartesi, Şubat 04, 2012
pro.
Pazartesi, Ocak 30, 2012
"Loving Strangers"
titriyorum. nedenini biliyorum, nedenini bilmiyorum. başım ağrıyor, canım yanıyor. hepsi içimde, hepsi beynimde, hepsi bende kalıyor. az konuşuyor, hiç konuşmuyorum. gereksiz düşünceler, çokça da hayaller peşindeyim. bu hayaller beni nereye götürür düşünmek istemiyorum. bir sonraki günü bilmek istemiyorum. mutsuz değilim, sessizim sadece kendi kendime konuşmak istiyorum. sakinim ama sinirliyim de aslında yalnız kalışlarımda.
sırf kar yağıyor diye çocukluğuna dönmek isteyenlere uyuz oluyorum. sadece soğuk gördü diye kimsesizleri düşündüğünü paylaşanları boğmak istiyorum. iki adım mesafede kaldırımda yürümeye çalışırken sigara yakanlardan tiksiniyorum. g.tünün dibinde biri bağırırken aşkı arıyorum triplerine girenleri ben de görmezden geliyorum. hala kar yağıyor haberler oranın buranın tıkanıklığından bahsediyor. bu kar bana bir saat önce eve gelme şansı veriyor bense kazandığım bu vakti bloglarda gezinerek harcıyorum. içten içe dolabımı temizlemek, bamya pişirmek, film izlemek, son aldığım dergilere bakmak istiyorum ama yine de koltuğa çakılıp kalmaktan kendimi alamıyorum.
şu okul denilen şey yakında açılacak, o samimiyetsiz samimileri görmeyi midem artık kaldırmıyor. kusmak istiyorum. poşetsiz ama sere serpe sonra da dönüp nedeni sizsiniz çünkü şundan daha da betersiniz demek istiyorum. ama hayatta hiç kusamadımki!
giydiğim gömleğin yakası azıcık açık diye abaza abaza bakanların Allah belasını versin istiyorum, birileri çüklerini kessin ve bir daha kalkmasın o çükleri. evden çıkmadan ağzını gözünü yıkamayı bilmeyenlere de sabun diliyorum. temizlik yapmasını öğrenmelerini de. insanlardan tiksiniyorum.
bu kadar pislik bu kadar nankörlük bu kadar bokluk dolu dünyayı gördükçe yine hayallere dalıyorum. bir gün diyorum, bir gün bende, biz de... kaçmayı beceremesek de, çok uzun yıllarımızı veremesek de bir gün biz de diyorum. sen de gel benimle.
betimleme
bir şarkı bir an,
hayat denen şey,
kimdir bu insanlar
Pazar, Ocak 15, 2012
dünya(M)
perşembeydi sanırım o makina hayatımıza girdiğinde. evet evet perşembe. o makina dediğim çok da menem birşey değil ya işte. görmeyene, bilmeyene arz ettiği ehemmiyetin boyutu da tartışılmaz.
böylece önce paralı mı olacak kesin, sonra malzemesi eksik olur yarın bozulur da bu görüşleri savruldu dört bir yana. derken yemek saati geldi çattı, yedim geldim yerime bir de ne göreyim, herkesin elinde kahveler, sıcak çikolatalar gırla gidiyor. birini beğenmeyen diğerine dalıyor. yahu yeni geldik yemekten diyorum da kimse bana mısın demiyor. az biraz vakit geçince anlıyorumki ücretsizmiş. iyi be diyorum insan yerine konulduk vaybe bizim de artık sıcak içecek şeysimiz var! kahve isteyip ardından yalvarma moduna geçmeyeceğim ki hayatta kızamam ben hizmetlilere geç geldiler gittiler diye. ilk gün 4 saatte 5 tane sıcak çikolata içenler gece geberir diye bekledim ama olmadı kötüye birşey. ikinci gün de bitti malzeme evet ama halloldu o sorun da. herşey iyi gidiyor gibiydi şimdilik.
cumartesi tuvalete gidiyordum dişlerimi fırçalayayım diye bir baktım ne göreyim bizim abla ağlıyor. ne oldu ablacım dedim, boşver dedi. bir iki ısrar ettim neyse kendi haline bırakayım azcık ağlasın rahatlasın diye düşündüm sustum. 'makina geldi ya, artık birimizi göndereceklermiş' dedi, 'var mı bildiğin bir yer?'
bir bizim dünyamızı bir de onun dünyasını düşündüm. sonra düşündüm, düşündüm bir daha düşündüm.
ne diyeceğimi bilemedim.
bu da Aslı'dan gelsin, komik saçını görmeyiverirsiniz artık.
böylece önce paralı mı olacak kesin, sonra malzemesi eksik olur yarın bozulur da bu görüşleri savruldu dört bir yana. derken yemek saati geldi çattı, yedim geldim yerime bir de ne göreyim, herkesin elinde kahveler, sıcak çikolatalar gırla gidiyor. birini beğenmeyen diğerine dalıyor. yahu yeni geldik yemekten diyorum da kimse bana mısın demiyor. az biraz vakit geçince anlıyorumki ücretsizmiş. iyi be diyorum insan yerine konulduk vaybe bizim de artık sıcak içecek şeysimiz var! kahve isteyip ardından yalvarma moduna geçmeyeceğim ki hayatta kızamam ben hizmetlilere geç geldiler gittiler diye. ilk gün 4 saatte 5 tane sıcak çikolata içenler gece geberir diye bekledim ama olmadı kötüye birşey. ikinci gün de bitti malzeme evet ama halloldu o sorun da. herşey iyi gidiyor gibiydi şimdilik.cumartesi tuvalete gidiyordum dişlerimi fırçalayayım diye bir baktım ne göreyim bizim abla ağlıyor. ne oldu ablacım dedim, boşver dedi. bir iki ısrar ettim neyse kendi haline bırakayım azcık ağlasın rahatlasın diye düşündüm sustum. 'makina geldi ya, artık birimizi göndereceklermiş' dedi, 'var mı bildiğin bir yer?'
bir bizim dünyamızı bir de onun dünyasını düşündüm. sonra düşündüm, düşündüm bir daha düşündüm.
ne diyeceğimi bilemedim.
bu da Aslı'dan gelsin, komik saçını görmeyiverirsiniz artık.
Çarşamba, Aralık 28, 2011
Ağır Aksak
bazen zaman kayar içimden, öylece, aniden...
kim desem bulamam, ne desem çözemem özlediğim.
bazen bir an, bazen biri, bazen bir yer. kayar içimden çabucak.
kader denilen 'an'ı yaşarım. kader işte olmuyor bazen, olmuyor çoğu zaman.
yani senin elmayı sevmen, onunsa senin varlığından haberdar olmaması gibi pek çok meselede.
sen bir yeri seversin de o nicelerini barındırır üzerinde sana mı kalacak?
bi ana gitmek istersin de yalnız değilsinki diğerleri de var, hem bakalım o zaman sana hemen kucak mı açacak?
bir hafta sonuydu yeni bir arkadaş edinmiştim kendime adını hatırlamıyorum kızın ama sıcak bir kimlikti.
akşamüstü kahve dünyasında yağmur sesleri eşliğinde tente altında birşeyler içmiştik. kızın adını, günü hatta yılı hatırlamışlığım bile yok ama nasıl bir huzurmuşki unutamamışım.
bir de şey var. Armada'da gittiğim bir film. yine ne filmin adı ne de zamanı aklımda değil ama arkada James Blunt çalıyordu. 'You're beautiful, you're beautiful it's true?'... güzel bir gündü.
işte bu ve türevlerini hatırlarım bazen içim kayar, gözlerim uçar. aniden, giderim bir 'Merhaba' der, gelirim...
Merhaba sana bu şarkıyla ;
Çağın&Okan - Ağır Aksak
kim desem bulamam, ne desem çözemem özlediğim.
bazen bir an, bazen biri, bazen bir yer. kayar içimden çabucak.
kader denilen 'an'ı yaşarım. kader işte olmuyor bazen, olmuyor çoğu zaman.
yani senin elmayı sevmen, onunsa senin varlığından haberdar olmaması gibi pek çok meselede.
sen bir yeri seversin de o nicelerini barındırır üzerinde sana mı kalacak?
bi ana gitmek istersin de yalnız değilsinki diğerleri de var, hem bakalım o zaman sana hemen kucak mı açacak?
bir hafta sonuydu yeni bir arkadaş edinmiştim kendime adını hatırlamıyorum kızın ama sıcak bir kimlikti.
akşamüstü kahve dünyasında yağmur sesleri eşliğinde tente altında birşeyler içmiştik. kızın adını, günü hatta yılı hatırlamışlığım bile yok ama nasıl bir huzurmuşki unutamamışım.
bir de şey var. Armada'da gittiğim bir film. yine ne filmin adı ne de zamanı aklımda değil ama arkada James Blunt çalıyordu. 'You're beautiful, you're beautiful it's true?'... güzel bir gündü.
işte bu ve türevlerini hatırlarım bazen içim kayar, gözlerim uçar. aniden, giderim bir 'Merhaba' der, gelirim...
Merhaba sana bu şarkıyla ;
Çağın&Okan - Ağır Aksak
Cumartesi, Aralık 24, 2011
ama
Olmayınca olmuyor mu gerçekten? yani nedir olmazı olmaz yapan biz mi, bizim dışımızdakileri mi?
peki ya bizim dışımızdakiler de aslında bizden değil mi?
Pişmanlıklar, yanlışlar, yalnızlıklar ve ardından ama'lar... o ama'lar ki bizi bir adım öteye götüremeyen, o ama'lar ki bizden uzaktakilerin doğrularına göre şekillenen, ama'larki canımızı acıtan, dipsiz kör kuyulara atıp kaybolup giden.
yaz akşamların birinde, Harbiye'de Candan Erçetin konserinde bir minik çocuk çıktı sahneye bir şarkı yapmıştı aldı götürdü bizi başka yerlere sonra radyoda duydum, internette gördüm, Taksim sokaklarında dinledim.
Şimdi size dinleyin isterim.
Çarşamba, Aralık 21, 2011
kızıyorum bazen kendime, bazen benim dışımdaki herkese. üzülüyorum yine aynı niyetten hareketle. kafamı duvarlara vuracağım pek çok anlar oluyor evet,büyük oranda anlaşılamamak sebebiyle. bunca empatinin gerekliliği çok yük bindiriyor sanki üzerime. uğraşlar bulmalı, kendimi yormalı, uzaklara kaçmalı diyorum ama eskisi kadar cesur da olamıyorum. bu tutsaklığı kabul edemem diye haykırışlarım çok da uzaklarda kalmadı oysaki! ama zamanın neye göre uzak, neye göre yakın olduğunu kestirebilmek de çok mümkün olmuyor yine.haliyle insan duruyor, aynaya bakıyor, kimim, neredeyim, nereye gidiyorum diyor. diyor mu?
demeli! bunu görebilmeki kendini tartabilsin, neler hissettiğini anlayabilsin, kendini anlamlandırabilsin. ötesi parmaklarını açtığında arasından kayıp giden kum tanesi gibi. ötesi öyle geçiciki! onun için ben dalgalara da, sakinliklere de, iyilere de kötülere de kocaman buketler sunmak istiyorumki parmaklarını birbirinden ayırdıklarında kayıp gidenlere inat içen içen gözlerimi görebilsin. güzel bakmayı öğrenebilsin. herşey güzel gördükçe güzel, herşey umut ettikçe güzel.
demeli! bunu görebilmeki kendini tartabilsin, neler hissettiğini anlayabilsin, kendini anlamlandırabilsin. ötesi parmaklarını açtığında arasından kayıp giden kum tanesi gibi. ötesi öyle geçiciki! onun için ben dalgalara da, sakinliklere de, iyilere de kötülere de kocaman buketler sunmak istiyorumki parmaklarını birbirinden ayırdıklarında kayıp gidenlere inat içen içen gözlerimi görebilsin. güzel bakmayı öğrenebilsin. herşey güzel gördükçe güzel, herşey umut ettikçe güzel.
betimleme
aile olmak güzeldir,
bir umut var içimde,
hayat denen şey
Salı, Aralık 20, 2011
tell me that you love me?
gece yarısını geçti yine vakit. uykum var evet ama uyuyasım yok pek. sabaha uyanasım da yok elbet.
uzun zaman oldu boşluklarda dinlenmeyeli. kafamda bin soru, sayısız yanıtları düşünmeyeli. oysa şu çarşafların altına saklanarak tüm kötülüklerden kurtulmayı hedeflediğim yılların çok da uzağında değilim.
bir sonraki 26 yıl da böyle mi geçecek? insan yaşlı iken en çok hangi yaşını özler acaba? ben şimdiden tüm yıllarımı özledim. bu korku niye yine peki?
Cumartesi, Eylül 10, 2011
yalnız değil de tek başına olmak
Eylül ayı... okulun başladığı, ayşe'nin doğduğu,yeni umudun olduğu baharın sonu olmasına rağmen bu sonun hep süpriz oyunlara gebe olduğu ay. Ömrümün hiçbir evresinde hiç bu kadar yavan olmamıştın şimdi olduğu kadar. artık ne o süprizlerin,ne sonların, ne de başlangıçların var bana armağan. varsa yoksa rutin, varsa yoksa sorumluluklar. evet sen de haklısın bu yıl son 3 yıldan farklı olarak bir okul başlangıcı hediye etmedin değil bana. ama işin aslı ben ne okuldan ne de bu başlangıçtan haz ediyor değilim. mahalle baskası mı desek, tabiatın son yıllarda aldığı kural mı bilmem şimdi adam olmak için bir de lisansın yüksek olanı makbul.
sanki lisansta bir halta yaradık şimdi bir de yüksek mertebeye erişeceğiz. aynı lagalugalar aynı vesveseler. hem bunun parası da çok haaa, öyle böyle değil!
neden mi, malum iş var artık. başıboş saatlere yer yok. bu nedenle efendim geceleri okuyacağımdır. bu da bir buçuk yıl da tamı tamına on buçuk milyar demektir.yani bir buçuk yılımda hafta içi ev-iş-okul-ev-iş-okul-ev üçgeninin içinde, hafta sonu ise hafta içi uyuklarken öğrenemediklerimi temize çekmek, anlamaya çalışmak,hafta içi kendime ayıramadığım zamanı ararken tekrar pazartesiye bağlanmak demektir. yani sosyal hayat yok demektir, yorgunluk, acı, iş stresine katılan final kaygısı demektir. yani zulümdür. başka da bir tanımı yoktur.
oturup onca sene çalışmışsındır ama pazarlama denilen bölümcükte yer alan suratsız karı koca para tuzağına onbin beşyüz bayacaksındır. haydi kızlar okula madem. hakkımızda hayırlısı.
peki ya 2003... hani ilk lisans mutluluğunun yaşandığı yıl. böyle kaygılardan bir haber uçarak mı, kara yoluyla mı gittiğini kestiremediğin ankara yolu.
karanlıktı o şehir evet. hem de hayallerime inat öyle griydiki gökyüzü hep umutsuzluk hep mutsuzluk çökerdi yağmurlu akşam üstleri. yine de zıtlıkların kıyasıya yarıştığı bu şehir bir o kadar çekici gelirdi. oraya gitmek evden kaçmak demekti çünkü. evden kaçmak özgürlüktü.
bugün tavada kızarmaya bıraktığım soğanları 3 dakika unutmaya çalışıp pc başında ders kayıtlarına bakmaya çalıştığımda annemin 'yandı bunlar' diyerekten aciliyetle yanında olmamı istemesinde birşey yoktu evet ama ben yine de sesteki o tınıya takaraktan sevmezdim bunları, sevmem de hiçbir zaman. ben öylesine ve dahi ölesiye boğulurumki kendi yarattığım sorumluluk projelerimde ve en kıçı kırık ayrıntıyı öyle büyütürümki gözlerimde işte hal böyleyken birinin kalkıp ta bana bir halt buyurması bardağı taşırır da taşırır. beni bilmesini isterim çünkü, uyarmasa da yapacağımı zaten onun düşüncesi olmadan benim o işi baştan sona tasarladığımı görmesini isterim. bu yanımı benimle geceli gündüzlü çokça vakit geçirenler kavrar ancak. gözlemlerler uzun uzun ve anlarlarki lafa,söze tahammülsüzlüğüm işte tam da bu yüzden. kendimi gereksiz yere en ince detayına kadar bilmem yüzünden. her haltı mutlaka görmem yüzünden.hem sorumluluğu bileklerime kelepçelemek zorundaymışım gibi hissetmem yüzünden. ve bilirlerki ben bunca savaşı kendimle vermeye çabalarken onlar için bana buyurdukları o küçük detay öldürür beni, boğar ve yıkar. sonumu hazırlar.
bugün yine her gece olduğu gibi bunları yazmak için oturmamıştım buraya ama yine de klavyem tümceleri bu yönde sürüklemek istemişse ben onun suçlusuyum bilmekte yarar var.
kal sağlıcakla blog...
sanki lisansta bir halta yaradık şimdi bir de yüksek mertebeye erişeceğiz. aynı lagalugalar aynı vesveseler. hem bunun parası da çok haaa, öyle böyle değil!
neden mi, malum iş var artık. başıboş saatlere yer yok. bu nedenle efendim geceleri okuyacağımdır. bu da bir buçuk yıl da tamı tamına on buçuk milyar demektir.yani bir buçuk yılımda hafta içi ev-iş-okul-ev-iş-okul-ev üçgeninin içinde, hafta sonu ise hafta içi uyuklarken öğrenemediklerimi temize çekmek, anlamaya çalışmak,hafta içi kendime ayıramadığım zamanı ararken tekrar pazartesiye bağlanmak demektir. yani sosyal hayat yok demektir, yorgunluk, acı, iş stresine katılan final kaygısı demektir. yani zulümdür. başka da bir tanımı yoktur.
oturup onca sene çalışmışsındır ama pazarlama denilen bölümcükte yer alan suratsız karı koca para tuzağına onbin beşyüz bayacaksındır. haydi kızlar okula madem. hakkımızda hayırlısı.
peki ya 2003... hani ilk lisans mutluluğunun yaşandığı yıl. böyle kaygılardan bir haber uçarak mı, kara yoluyla mı gittiğini kestiremediğin ankara yolu.
karanlıktı o şehir evet. hem de hayallerime inat öyle griydiki gökyüzü hep umutsuzluk hep mutsuzluk çökerdi yağmurlu akşam üstleri. yine de zıtlıkların kıyasıya yarıştığı bu şehir bir o kadar çekici gelirdi. oraya gitmek evden kaçmak demekti çünkü. evden kaçmak özgürlüktü.
bugün tavada kızarmaya bıraktığım soğanları 3 dakika unutmaya çalışıp pc başında ders kayıtlarına bakmaya çalıştığımda annemin 'yandı bunlar' diyerekten aciliyetle yanında olmamı istemesinde birşey yoktu evet ama ben yine de sesteki o tınıya takaraktan sevmezdim bunları, sevmem de hiçbir zaman. ben öylesine ve dahi ölesiye boğulurumki kendi yarattığım sorumluluk projelerimde ve en kıçı kırık ayrıntıyı öyle büyütürümki gözlerimde işte hal böyleyken birinin kalkıp ta bana bir halt buyurması bardağı taşırır da taşırır. beni bilmesini isterim çünkü, uyarmasa da yapacağımı zaten onun düşüncesi olmadan benim o işi baştan sona tasarladığımı görmesini isterim. bu yanımı benimle geceli gündüzlü çokça vakit geçirenler kavrar ancak. gözlemlerler uzun uzun ve anlarlarki lafa,söze tahammülsüzlüğüm işte tam da bu yüzden. kendimi gereksiz yere en ince detayına kadar bilmem yüzünden. her haltı mutlaka görmem yüzünden.hem sorumluluğu bileklerime kelepçelemek zorundaymışım gibi hissetmem yüzünden. ve bilirlerki ben bunca savaşı kendimle vermeye çabalarken onlar için bana buyurdukları o küçük detay öldürür beni, boğar ve yıkar. sonumu hazırlar.
bugün yine her gece olduğu gibi bunları yazmak için oturmamıştım buraya ama yine de klavyem tümceleri bu yönde sürüklemek istemişse ben onun suçlusuyum bilmekte yarar var.
kal sağlıcakla blog...
Çarşamba, Ağustos 31, 2011
adı 'bayram' olan günlere
bayramın ilk gününü atlattık böylelikle öyle mi şimdi.ilerleyen yaşımın bana kattığı tuhaf davranış bozukluklarına bir yenisi daha eklendi.bayramları,seyranları ve dahi tüm birlikte aktivite yapılası hadiseleri bir an önce poposuna vura vura gerisingeri göndermek ve arkasından hiç mi hiç üzülmemiş numarası yapmak. niye mi?
temel eksiklikler yüzünden elbette!
normal şartlar altında bayramda insanoğlu heyecanlanmalıdır, içi kıpır kıpır olmalıdır kanımca. bu uzun zamandır vakit ayıramadığı bir büyüğünü göreceği için olabilir, yeğenini kucaklayıp gezdirmeye vakit ayıracağı için olabilir, anne babası ve kardeşleriyle koca bir masada uzun zaman sonra hep birlikte yemek yiyeceği için de olabilir pekala. yani olabilir de olabilir.
birde buraya bakıyorum şimdi, doğuştan sana küsmüş,nedense hiç sevmemiş,evlat yerine dahi koymaya lüzum görmemiş bir baba, ona ve kurallarına tabii anne ve kardeşler, ellisinden sonra kızı yaşındaki hatuna sarmış milyarlarca borca girişmiş bir amca,çocuklarının yaşamlarını kendine dert etmekten kısa zamanda yorulmuş ve sadece kendisi için yaşamayı amaç edinmiş bir teyze.son iki senedir toprak altında bir anneanne, varlığından gitgide şüphe duyulan 'iş arkadaşlıkları', hayat gailesi yüzünden ayrı düşülmüş dostluklar...
bu senaryoda bana heyecanlanacak bir olgu görünmedi. işte bu yüzden son iki günü de atlatıp hiçbir şey olmamış gibi tiksindiğim işime geri dönmek, o masaya oturup çemkiren insanları dinlemek istiyorum belkide.
Salı, Ağustos 30, 2011
uzun gece,zor gece.
anladım
sabahları açılır
esnaf çarşıları yeminle
"bedreddinim bir ağaca asılır"
anladım
en büyük yalan yemindir
edilir sabahları
gecesini hatırlamayan esnafların
tüm merasimleri gömdüm
ömrümün reklam amaçlı takvimlerine
anladım
kimse üzgün değildi
bayraklar yarıya indiğinde
bir tek el isteyen
yordam ve özür dileyen
anladım
herkese kötü şeyler hatırlatan yüzüm
evet yüzümdü
her görüşmeye taşıdığım
kandırılmaya gönüllü bir gönülle
az sütlü neskafelere sigaralar iliştirdim
göz gördüm başka açılara ayarlı
uzun bir yüz gördüm
meğer filmin sonu diye ayarsız
fin yazardı se end zamanında
bir zamanlar
fransızlar hep fransız kalacaklar
sabah sinemasında pazarları
aklımı alıp doğduğum evin
müze olma isteğine saklayacaklar
ama kavaklar büyüyecek
herkesten gizli boyatmak
bir kavağın becereceği iştir ancak
anladım ki ağaçlar
toprağa acı verdikçe büyüyorlar
her pazartesi and içip
cumaları marşa basan
camiler dolusu yemin edip
taburlarca yalan söyleyen
bu toprakta bu ağaç
kuruyacaktır elbet
anladım
kimseye acı vermeden
büyünmüyor
namusum ve şerefim ve
çocukluğumun üzerine beton dökerim ki
tüfek filan değil
çimento icat edildi de
bozuldu mertliğin mimarisi
esrarlı bir ülkeye göçtü sabrın taş ustaları
anladım
altı dükkan olsun istiyor evinin
ve ağlamaklı bulmuyor apartımanları
benim taş ustamın karısı
ve her yerde
şube açmak istiyor
iskender kebabını icat eden
büyük iskender’in çocukları
ki gölge filan etmez
yoğurtlu bir ziyafet çekerdi
diyojen’le karşılaşsaydı.
anladım
bursalı iskender’in
romalı arkadaşından daha çoktur
uygarlığa katkısı
oysa
bu satırlarla üstünü örten ben
kelimelerle sargı bezi ve
melhem yapan
ozanlığı en çok kendini üzen ben
anladım
sadece öğlenleri açarım yaramı
ve hiçbir yerde şubesi olmaz
bu kanamalı hastanın
anladım.
p.s hiç iyi değilim bu gece.
sabahları açılır
esnaf çarşıları yeminle
"bedreddinim bir ağaca asılır"
anladım
en büyük yalan yemindir
edilir sabahları
gecesini hatırlamayan esnafların
tüm merasimleri gömdüm
ömrümün reklam amaçlı takvimlerine
anladım
kimse üzgün değildi
bayraklar yarıya indiğinde
bir tek el isteyen
yordam ve özür dileyen
anladım
herkese kötü şeyler hatırlatan yüzüm
evet yüzümdü
her görüşmeye taşıdığım
kandırılmaya gönüllü bir gönülle
az sütlü neskafelere sigaralar iliştirdim
göz gördüm başka açılara ayarlı
uzun bir yüz gördüm
meğer filmin sonu diye ayarsız
fin yazardı se end zamanında
bir zamanlar
fransızlar hep fransız kalacaklar
sabah sinemasında pazarları
aklımı alıp doğduğum evin
müze olma isteğine saklayacaklar
ama kavaklar büyüyecek
herkesten gizli boyatmak
bir kavağın becereceği iştir ancak
anladım ki ağaçlar
toprağa acı verdikçe büyüyorlar
her pazartesi and içip
cumaları marşa basan
camiler dolusu yemin edip
taburlarca yalan söyleyen
bu toprakta bu ağaç
kuruyacaktır elbet
anladım
kimseye acı vermeden
büyünmüyor
namusum ve şerefim ve
çocukluğumun üzerine beton dökerim ki
tüfek filan değil
çimento icat edildi de
bozuldu mertliğin mimarisi
esrarlı bir ülkeye göçtü sabrın taş ustaları
anladım
altı dükkan olsun istiyor evinin
ve ağlamaklı bulmuyor apartımanları
benim taş ustamın karısı
ve her yerde
şube açmak istiyor
iskender kebabını icat eden
büyük iskender’in çocukları
ki gölge filan etmez
yoğurtlu bir ziyafet çekerdi
diyojen’le karşılaşsaydı.
anladım
bursalı iskender’in
romalı arkadaşından daha çoktur
uygarlığa katkısı
oysa
bu satırlarla üstünü örten ben
kelimelerle sargı bezi ve
melhem yapan
ozanlığı en çok kendini üzen ben
anladım
sadece öğlenleri açarım yaramı
ve hiçbir yerde şubesi olmaz
bu kanamalı hastanın
anladım.
p.s hiç iyi değilim bu gece.
Perşembe, Ağustos 04, 2011
artık çok geç...
gelen bir telefon yaşanan herşeyi bir kenara atıp koca bir mutsuzluk portresi çizmeye yetti.
'iki erkekte hastalık çıktı'
bu ne mi demekti?
17 mayıs - 17 temmuz tarihlerine ağız dolusu küfür kusmak demekti.tüm umutları yok etmek ve göz önüne kara bir perde indirmekti.o an sefaköyde olabilecek en güzel mutluluk tablosunu gördüm, keşke dedim benim de eski de olsa, çirkin de olsa böyle bahçeli bir evim olabilseydi.dört ebeveyn üç miniğin olduğu kedi bahçeli bu evi daha çok sevdim böyle düşününce.iki bebek oynarken,yavrularımı hayal ettim. ne kadar hastalardı? nerde ve nasıllardı? yürürken mi ağladım, ağlarken mi yürüdüm bilmiyorum. sevinç'i gördüm. ağlama iyi olacaklar diyordu.
ümit geldi, kliniğe sürerken arabayı elif çok korktu.
sonra onu gördüm. annecim diyordu sanki bakışlarıyla 'sen beni kimlere, neden verdin?' çok zayıflamıştı. oturamıyordu,yatamıyordu. ordan oraya hırpalıyordu kendini sanki.kan geliyordu idrarından,kan geliyordu dışkısından. minik patisindeki serum ona hiç yakışmıyordu.'annecim' diyordu.'sen bana bunu nasıl yapabildin?'
kucakladım,ağzını temizledim. gözyaşlarım gözlerine doğru damlarken bana bakmayan göz bebekleri 'geç kaldın' diyordu. ertesi sabah daha bir iyiydi ya da bana öyle gelmişti. kardeşini kaybetmişiz de haberimiz yokmuş. gezdik bakırköy de biraz.kadıköy'e geçtik. akşam dönüşte tekrar beklerken pet shop önünde biri geldi. çağdaş adı. kısa bacaklı minik oğlumu beğendiğinden bahsediyordu,almaya gelmiş bugün annesinde demişler. ped almış ona çişini yapsın diye. onlara gerek yoktu benim oğlum daha bir aylıkken öğrenmişti bunu. annesi yanımızdaydı.yavrumuz bizde değildi,bize de onlarda olduğu söylenmişti. meğer ben bir yavrumu takip ederken diğerini çoktan kaybetmişim... o an bakırköyden nefret ettim. o an bakırköy'de bulunduğuma, oraya gittiğime,o pet shop a ayak bastığıma,anneleri emzirirken bıraktığım bebeklerimin arkamdan bakarak beni geri çağırdığı andan nefret ettim. o an ben hayatımda kocaman bir 'PİŞMANLIĞA' hoşgeldin dedim. yalvardık telefonda bari diğerini evimize alalım biz bakalım. gelin açın şu kapıları yavrumuzu kurtaralım. önce olmaz dediler, geç oldu hem o bizim gözetimimiz altında! neden sonra peki geliyoruz... sonrasımı?
anne hani en çok beni severdin ya. o yüzden şımarıyordum ben hep. hızlıydım ve tüm kardeşlerimden önce ayakkabılarını çalarak yatağın altına kaçıp ısırıyordum onları,şarjını yedim ya telefonunun özür dilerim annecim hepsi için. kimbilir belki öyle yapmasaydım terk etmezdin beni.kollarında uyumama belki izin verirdin biraz daha. şimdi göğsünde yatıyorum evet bunu çok özlemişim ama bu son anlarımız birlikte ne çare? arabadan indik. ben bu evi tanıyorum. annemden ayrılıp dünyaya geldiğim odadayım şimdi. tam da burda tüm kardeşlerimle akşam olsun da annemler gelsin diye beklerdik. babam gürültü yapmamıza kızıyordu belki ama o da oyunlar oynuyordu bizimle. annem 'koşuuunn' diye bağırırdı önden ya ben ya da siyah başlı kız kardeşim koşardık. kısa bacaklı minik hep en sona kalırdı. annemler ona özelmiş gibi davranır yanlarına alırdı. üzülürlerdi bacaklarının kısa olmasına hem haklılardı da çünkü biz kulaklarından çekerdik onun. en güçsüz o olduğundan hep hırpalardık kardeşimizi.o şimdi gitti. benim iki gün sonra gideceğim yerde bekliyor beni sonra da siyah kafalı kız kardeşim gelecek yanımıza. gece oldu. zaman ağır ilerliyor benim için burada uyuduğunuzun farkındayım. o zaman azıcık çekil annecim yastığına yatayım.biliyorum kötü kokuyorum, hep kusuyorum özür dilerim ama seninle olmak istiyorum bana izin verir misin. gün doğuyor şimdi. babamla annem beni doktor amcaya götürüyor çok üzgünler görüyorum. canım çok yanıyor. nefes alamıyorum,kalbim zor atıyor. cennet mi burası? çiçeklerin arasında koşmaya çalışıyorum güzel bir bahçe.hatırlıyorum burayı ilk aşımı olmak için gelmiştim kardeşlerimle keşke yine aynı şey için gelseydim. adım atıyorum ama nafile düşüyorum.yapamıyorum,yerimden kalkamıyorum. serumlar,aşılar bekliyorum. sessizce ölümü bekliyorum. dışardan sesler geliyor annemler kız kardeşlerimi de kurtarmaktan bahsediyor. hepsi masanın etrafındalar ben yokum.içerde son bir hamleyle ayağa kalkmayı başarıp sandalyenin altından uzatarak kafamı onları izliyorum. ne güzeller, keşke yanlarında olabilsem. keşke sağlıklı olabilsem. yanıma geliyorlar,öpüyorlar beni güçlü olmamı söylüyorlar. başaramıyorum. iyi olmak istiyorum ama yapamıyorum. bu mikrop çok güçlü anne, yapamıyorum özür dilerim! mayıs 17 idi doğum tarihim değil mi,bugün ağustos 2 günlerden salı. az önce aradın annecim halimi sormak için,üzgünüm dayanamıyorum. hoşçakal. sana da kızgın değilim,herşey için teşekkür ederim...
'iki erkekte hastalık çıktı'
bu ne mi demekti?
17 mayıs - 17 temmuz tarihlerine ağız dolusu küfür kusmak demekti.tüm umutları yok etmek ve göz önüne kara bir perde indirmekti.o an sefaköyde olabilecek en güzel mutluluk tablosunu gördüm, keşke dedim benim de eski de olsa, çirkin de olsa böyle bahçeli bir evim olabilseydi.dört ebeveyn üç miniğin olduğu kedi bahçeli bu evi daha çok sevdim böyle düşününce.iki bebek oynarken,yavrularımı hayal ettim. ne kadar hastalardı? nerde ve nasıllardı? yürürken mi ağladım, ağlarken mi yürüdüm bilmiyorum. sevinç'i gördüm. ağlama iyi olacaklar diyordu.
ümit geldi, kliniğe sürerken arabayı elif çok korktu.
sonra onu gördüm. annecim diyordu sanki bakışlarıyla 'sen beni kimlere, neden verdin?' çok zayıflamıştı. oturamıyordu,yatamıyordu. ordan oraya hırpalıyordu kendini sanki.kan geliyordu idrarından,kan geliyordu dışkısından. minik patisindeki serum ona hiç yakışmıyordu.'annecim' diyordu.'sen bana bunu nasıl yapabildin?'
kucakladım,ağzını temizledim. gözyaşlarım gözlerine doğru damlarken bana bakmayan göz bebekleri 'geç kaldın' diyordu. ertesi sabah daha bir iyiydi ya da bana öyle gelmişti. kardeşini kaybetmişiz de haberimiz yokmuş. gezdik bakırköy de biraz.kadıköy'e geçtik. akşam dönüşte tekrar beklerken pet shop önünde biri geldi. çağdaş adı. kısa bacaklı minik oğlumu beğendiğinden bahsediyordu,almaya gelmiş bugün annesinde demişler. ped almış ona çişini yapsın diye. onlara gerek yoktu benim oğlum daha bir aylıkken öğrenmişti bunu. annesi yanımızdaydı.yavrumuz bizde değildi,bize de onlarda olduğu söylenmişti. meğer ben bir yavrumu takip ederken diğerini çoktan kaybetmişim... o an bakırköyden nefret ettim. o an bakırköy'de bulunduğuma, oraya gittiğime,o pet shop a ayak bastığıma,anneleri emzirirken bıraktığım bebeklerimin arkamdan bakarak beni geri çağırdığı andan nefret ettim. o an ben hayatımda kocaman bir 'PİŞMANLIĞA' hoşgeldin dedim. yalvardık telefonda bari diğerini evimize alalım biz bakalım. gelin açın şu kapıları yavrumuzu kurtaralım. önce olmaz dediler, geç oldu hem o bizim gözetimimiz altında! neden sonra peki geliyoruz... sonrasımı?
anne hani en çok beni severdin ya. o yüzden şımarıyordum ben hep. hızlıydım ve tüm kardeşlerimden önce ayakkabılarını çalarak yatağın altına kaçıp ısırıyordum onları,şarjını yedim ya telefonunun özür dilerim annecim hepsi için. kimbilir belki öyle yapmasaydım terk etmezdin beni.kollarında uyumama belki izin verirdin biraz daha. şimdi göğsünde yatıyorum evet bunu çok özlemişim ama bu son anlarımız birlikte ne çare? arabadan indik. ben bu evi tanıyorum. annemden ayrılıp dünyaya geldiğim odadayım şimdi. tam da burda tüm kardeşlerimle akşam olsun da annemler gelsin diye beklerdik. babam gürültü yapmamıza kızıyordu belki ama o da oyunlar oynuyordu bizimle. annem 'koşuuunn' diye bağırırdı önden ya ben ya da siyah başlı kız kardeşim koşardık. kısa bacaklı minik hep en sona kalırdı. annemler ona özelmiş gibi davranır yanlarına alırdı. üzülürlerdi bacaklarının kısa olmasına hem haklılardı da çünkü biz kulaklarından çekerdik onun. en güçsüz o olduğundan hep hırpalardık kardeşimizi.o şimdi gitti. benim iki gün sonra gideceğim yerde bekliyor beni sonra da siyah kafalı kız kardeşim gelecek yanımıza. gece oldu. zaman ağır ilerliyor benim için burada uyuduğunuzun farkındayım. o zaman azıcık çekil annecim yastığına yatayım.biliyorum kötü kokuyorum, hep kusuyorum özür dilerim ama seninle olmak istiyorum bana izin verir misin. gün doğuyor şimdi. babamla annem beni doktor amcaya götürüyor çok üzgünler görüyorum. canım çok yanıyor. nefes alamıyorum,kalbim zor atıyor. cennet mi burası? çiçeklerin arasında koşmaya çalışıyorum güzel bir bahçe.hatırlıyorum burayı ilk aşımı olmak için gelmiştim kardeşlerimle keşke yine aynı şey için gelseydim. adım atıyorum ama nafile düşüyorum.yapamıyorum,yerimden kalkamıyorum. serumlar,aşılar bekliyorum. sessizce ölümü bekliyorum. dışardan sesler geliyor annemler kız kardeşlerimi de kurtarmaktan bahsediyor. hepsi masanın etrafındalar ben yokum.içerde son bir hamleyle ayağa kalkmayı başarıp sandalyenin altından uzatarak kafamı onları izliyorum. ne güzeller, keşke yanlarında olabilsem. keşke sağlıklı olabilsem. yanıma geliyorlar,öpüyorlar beni güçlü olmamı söylüyorlar. başaramıyorum. iyi olmak istiyorum ama yapamıyorum. bu mikrop çok güçlü anne, yapamıyorum özür dilerim! mayıs 17 idi doğum tarihim değil mi,bugün ağustos 2 günlerden salı. az önce aradın annecim halimi sormak için,üzgünüm dayanamıyorum. hoşçakal. sana da kızgın değilim,herşey için teşekkür ederim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








