yani şimdi herkes mi uyuyor? tabii ki hayır. peki kimin uyuyup kimin uyumadığı umrumda mı? tabii ki hayır? pencereden gelen sesler içimi ürpertiyor o kadar. ve o sesler bana boşluğu hatırlatıyor. herkes uyusa da, kimin uyuduğunu ya da uyumadığını bilsem de benim engel olamadığım, bizim engel olamadığımız o boşluk. aslında biz belki. belki eksiğimiz, belki fazlamız ama biz işte.
bir su şişesi iki bardak. ben şişeden içiyorum, diğerleri ne diye burada bilmiyorum. hangimiz uyuyor, hangimiz uyanık, hangimiz düş, hangimiz gerçek, hangisi doğru, hangisi yanlış.
evet yanlış. çoğumuzun diğerinin herhangi bir davranışını kendimize uygun bulmadığımızda sığındığımız yalan. aslında belki de hepimiz o yanlışları istiyoruz, belki değil istiyoruz işte bundan onlar yanlış. biz doğru olalım. böylelikle kimse dokunmaz, böylelikle zaman akar. biz doğru olalım ve yola koyulalım. yanlışlar zoru sevenler için biz kolaya konalım. 'canım' diyelim, herkes 'hayatımız' olsun, 'şekerlik' diye çağıralım ve öfke nöbetlerini susturalım. böyle olursa zaman akar, böyle olursa beden çürür. insan kendini asıl böyle acılı ölüme götürür.
sağ baştan
adem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cuma, Temmuz 06, 2012
Pazar, Temmuz 01, 2012
fırıldak
ayrılık zor evet. üstelik sebepsizlerin acıttığı kadar acıtıyor sebepli olanlar.karmakarışığım, aşığım. en çok yaşamaya ama! iyisiyle kötüsüyle geçiyor zaman. biri gidiyor diğeri geliyor hayatlarımıza. ben de bazen biri bazense diğeri oluyorum çoğu için elbette. işte o tüm biri, diğeri olduğum zamanlarda güzel bir anı olabilmişsem ne ala. ama elbette öyle olmuyor maalesef her zaman. kimi zamanlar nefretlik oluyorum o anılarda, ne kötü hem ona, hem de bana.ayrılık kadar zor olansa, o ayrılığın ardından sana kalan yalnızlık. herşeyi oturup uzun uzun düşündüğün, yorumladığın kendince, acaba dediğin, eminim dediğin ya pişmanlık duyduğun o yalnızlık zamanlarında kafayı kırma ihtimalin de büyük üstelik. tam da şimdi o andayım. sessizlik, mum ışığı, pervane, yorgun düşmüş bir köpek yanıbaşımda. kalanların hepsi aklımda.
Perşembe, Nisan 05, 2012
arayış
artık benim için 'ben' diye bir kavrama inanmadığım, düşler kurmadığım, gerçeğimle gerçekleri görerek yaşadığım kısır döngüler içinde boğuşmacalarım söz konusu. bir dakika sonrasında bile verebileceği tepkileri pek kestiremeyen, hayata olan kızgınlığını aniden gereksiz bir olayda tekrar tekrar yaşayan, hiçbir varlığa ya da canlıya 'çok'lu duygular besleyemeyen gereksiz bir insan kimliğine büründüm iyiden iyiye. kim değerli dersem gözümde varsa yoksa kendi olabilen, kalan tüm insanlığın hata gördüğünü o gerçekten isteyerek ve inanarak doğruya dönüştürebilen farklı olmaktan yanlış olsa da kendi olabilen kimlikler. bu kimliklerin yaş aralığı 25 gibi sona eriyor kanımca. ve yine ortalama 25 sonrası 'mantıklı' olmak gibi bir çelişki ile yaşamaya başlayan bireyin dilinden şu kelime düşmeyen bir gün dahi olmuyor 'SIKILDIM'. Keza haklı da. Çünkü artık mantıklı olmak, girdiğin tüm ortamda oraya 'uygun' olmaktan geçiyor, anında sıradanlaşabilmekten ve ortalama doğruları doğru kabul edebilmekten.ama dedim ya benim artık gücüm yok, çektim beyaz bayrağımı çoktan gökyüzüne.
ilerliyorum dümdüz, kazara sağa sola yalpalamak bile korkunç derecede 'mantıksız' artık. bu tek düzelikten kurtulmanın zamanını da geçirdim kaldım kör kuyuda. bakalım birinin kovasına takılıp yukarı çıkabilecek miyim, aydınlık gökyüzüne çıplak gözlerle bakabilecek miyim?
ben olabilecek miyim?
betimleme
adem,
ben bir ceviz ağacıyım hayatın ortasında,
statü gereği
Pazar, Mart 04, 2012
sonsuzluk
Onu ilk gördüğümde kaç aylıktım ya da kaç yaşındaydım bilmiyorum ama onu hatırladığım ilk zamanlar altı-yedili yaşlarım. Yazları köye gittiğimizde yaşadığı o bohem hayat ve desteklenmek zorunda kalınan işleriyle bile gözüme güzel görünürdü çoğu zaman. Ata biner, tarlayı eker, biçer bana salkım salkım üzümler getirirdi. Bir de akşam üstü dağlardan inen hayvanlar gözümde öyle büyürdü ki hepsi ayrı birer masal kahramanım olur kalırdı. Bir gün yine ata binmenin cazibesine kapılmış tutturmuşum atın beni arkaya diye ama hayvancağız hem yük dolu hem de benim gibi toy bir çocuğa tahammül edecek modda değil. Ama kıramamış beni oturtmuş arkaya otların arasına, at huysuz,at doğduğuna pişman derken şaha kalkıp son sürat nal almaya başlamaz mı? Eyerlerine takılmış yerde sürünen kahramanımın o fotoğrafı hiç gitmez gözümün önünden. Sonra babaannemin hastalığı, vefatı, yanımızda yaşama zorunluluğuyla köyden ayrılması derken hayat iyice çekilmez oldu ona. Ama yine de hiçbir zaman söyle bebeğim, duymadımki ya da başım ağrıyordan başka çok da şikayet duymadım. ‘napıyorsun dede?’ ‘ne yapayım bebeğim?’ doğru ya ne yapsın adam 90 yaşında. Sahi ya ne yapar bir adam 90 yaşında? Ne yaparız biz yaşlanınca?
Şimdi mi? Sesi yok, kuvveti yok, azmi yok, sanki zorla alıp verdiği nefesi olmasa canı da yok. Yatıyor sadece uzunca, yatıyor sadece sonsuz uykuya dalmayı bekler gibi. Kimbilir neyi özlüyor, neyi istiyor son kez? Sorduğumuzda bir şey isteyip istemediğini gözlerini hayır anlamında iyice açmaya çalışıyor o kadar. Peki ama aslında ne bekliyor? Bir gün ölümü beklersem sessiz çığlıklarda birinin başıma elini koyup ne istersin son kez diye sormasını beklerim sanırım. Bu acımasızlık mıdır acaba bilmiyorum ama düşünceli olmaktan kaynaklanır gibi geliyor bana. Acımasızlık gibi görünecek diye ödüm patlıyor ve soramıyorum; soramadım da evet ama sorsunlar bana. O an aklıma ne gelir bilemem ya da şuan umursadıklarımın kaçta kaçını umursarım göremem ve elbette o günleri görecek miyim düşünemem bile ama sorsunlar bana.
Dedem; önce babaannem ben ergenken,sonra anneannem ben büyürken şimdi de sen. Hepiniz gidiyorsunuz birer birer ve sonra benim hiçbir üst kuşak akrabam olmayacak öyle mi? Yani ben kronolojik olarak ölüme yaklaşan ikinci kuşak olacağım; yani bir nevi yaşlanacağım. Dedem ne kadar bencilim değil mi? Senin gitme ihtimaline bile kendi penceremden bakıyorum usulca. Neden biliyor musun hayatın en kahpe, en boktan zamanlarından aldık nasibimizi. Herkes koşuyor at gibi bir yerlere. Hepimizin derdi daha, daha ve daha dedecim. Orada boylu boyunca uzanmış son nefeslerini alıp verirken aslında neler geçiyor aklından kimbilir ama benim derdim hala biz, hala ben! Ne garip olduk, ne garibim ben. Herşey olması gerektiği gibi ilerliyor, kimi doğuyor kimi ölüyor demek midir büyümek dedem? Yani ben büyüdüm mü şimdi, koşarken görmemişim, kaçırdım mı dersin?
betimleme
adem,
aile olmak güzeldir,
çaresiz,
hayat beni neden yorarsın
Pazar, Şubat 26, 2012
geç yayınlanmış cuma öyküsü
Bazı insanlar hayatı diğerlerine kolaylaştırmak için gelmiş bu dünyaya diye düşünüyorum kimi zaman. Bu kimi zamanlar çok olmuyor ama olduğunda pek mutlu oluyorum orası ayrı. Mesela bizim güvenlik görevlisi Ayşe. Müdürlüğe bir yaşlı, bir özürlü, bir fakir gelmeyegörsün. O an bir elçi oluverir ama asla birini bile es geçmez. Yani istisnasız hepsine tüm varlığıyla yardım eder, elinden gelenin fazlasına bile koşar. Biraz erkek gibidir Ayşe, kısacık saçları, elinden sigara düşmeyen tavırlarıyla toplum tarafından kimi zaman ‘serseri’ diye bile isimlendirilebilir. Azıcık da öyledir evet ama kimin umrundaki. Sokaktaki her hayvana, yardıma muhtaç her insana, annesini arayan her çocuğa koşan kaç kişi var ki şu hayatta. Bugün yine öğlen arasında döneri kaptığı gibi köşedeki kediye getirmiş, arabaların arkasından geliyor sesi ‘yeseneeee’ dediğim gibi hafiften serserilik vardır ruhunda canımlar cicimler okşamalar falan ona göre değildir pek. Yanına doğru yaklaştıkça bir kediye döner aldığını farkettim ama kedi koklayıp geri çekiliyor. Ağzı yara sanırım dedi. Baktım evet yaraydı, canı acır gibi değildi pek ama yarası büyüktü. Bir araba ayarladık hemen yakında belediyenin yeri vardı araba ve şoför de bulununca gittik hemen. Ağzından çok dişleri problemli ondan yiyemiyor olabilir dediler ve aldılar miniği hemen. Arkamdan bakışlarına dayanamadım ama akşam eve götürsem bizimki kıskançlıktan ölür, iş yerinde bakmak gibi bir lüksüm de yok. Eğilen boynuna çok üzülsem de iyileşeceğini bildiğim için mutlu olarak ayrıldım oradan. Her ne kadar sinirlenip dursam da iş yerinde beni kırmayacak insanların olması ne güzel. Zaten onlar da olmasa!
Pazar, Şubat 12, 2012
güle güle git canım
sanırım en iyi özetim burda
acizliklerim olur elbet her insan gibi benim de. zaaflarım vardır, zayıflıklarım vardır bazen istemesem de. onları eyleme geçirirken ya da zihnimde canlandırırken hep şöyle düşünürüm 'insanım sonuçta ben'. bu cümleye sığınır yaptığımın ya da yapacaklarımın yanlışlığını bal gibi bile bile ve de göz göre göre devam ederim, düşlemeye, düşlediğime doğru yürümeye.
böyle zamanlarda insanın iç sesini durduracak birşeyler olsa keşke, öyle şeyler olsaki o yanlış düşüncelerle kuşatılmış yanlış eylemler sonucu yaşanan koca koca pişmanlıkla yanıp kavrulmasa yürek. o yanan yüreği söndürmek ne kadar zorsa insanım ben diye sığındığın acizliğin sonucu yaşadığın pişmanlığı unutmak da o kadar zor işte.
öyle kızıyorumki kendime. ne yaşayacağımı bile bile, nasıl hissedeceğime emin olarak yürüyorum kimi zaman bu ince köprüde. bu gece rüyamda gördüğüm manzara gibi tıpkı. aşağıdaki o pis suya rağmen uzanan incecik yolda karşıya geçerken ben Ümm sallıyor yolu, 'nasılmış' diyor, sen bana bunu defalarca yaptın ve ben karşıya ulaştım şimdi ben sallayayım da bir bak nasılmış diyor. bir nevi cezalı empati kurdurma biçimi kanımca. annemse solda, düz yolda beni izliyor öylece. ben sallanan yoldan hızlıca düzlüğe atlıyorum ve 'burda zaten sağlam bir yol varken neden orayı seçmişim anlamıyorum' diyorum. hayatta hep yaptığımızda bu değil mi? basit düşünüp, mutlu olmak yerine o taşlı, dolanbaçlı, uzun ve acılı yolları tercih etmek ve ardından kafayı çevirip etrafa baktığımızda ben unutmuşum bunun çok daha kolay bir yolu varmış buracıkta demek.
artık midemden kaldıramadığım bu anlamsız acıya bir son verip, ayaklar altına aldığım benliğime bir bakım yapmanın zamanı geldi. burnu boktan çıkmaz hallerimi hiç özlemedim ben. huzur denilen şey dünyanın en çok arzu edileni ve bende bunu çoktan elde etmiş biri olarak şansımı daha fazla zorlamaktan vazgeçiyorum. şimdi hayat sana 'merhaba' diyorum. yaptığım tüm o hatalar, hataya sebebiyet verecek duygular size de hoşçakal. çok içten bir hoşçakal.
acizliklerim olur elbet her insan gibi benim de. zaaflarım vardır, zayıflıklarım vardır bazen istemesem de. onları eyleme geçirirken ya da zihnimde canlandırırken hep şöyle düşünürüm 'insanım sonuçta ben'. bu cümleye sığınır yaptığımın ya da yapacaklarımın yanlışlığını bal gibi bile bile ve de göz göre göre devam ederim, düşlemeye, düşlediğime doğru yürümeye.
böyle zamanlarda insanın iç sesini durduracak birşeyler olsa keşke, öyle şeyler olsaki o yanlış düşüncelerle kuşatılmış yanlış eylemler sonucu yaşanan koca koca pişmanlıkla yanıp kavrulmasa yürek. o yanan yüreği söndürmek ne kadar zorsa insanım ben diye sığındığın acizliğin sonucu yaşadığın pişmanlığı unutmak da o kadar zor işte.
öyle kızıyorumki kendime. ne yaşayacağımı bile bile, nasıl hissedeceğime emin olarak yürüyorum kimi zaman bu ince köprüde. bu gece rüyamda gördüğüm manzara gibi tıpkı. aşağıdaki o pis suya rağmen uzanan incecik yolda karşıya geçerken ben Ümm sallıyor yolu, 'nasılmış' diyor, sen bana bunu defalarca yaptın ve ben karşıya ulaştım şimdi ben sallayayım da bir bak nasılmış diyor. bir nevi cezalı empati kurdurma biçimi kanımca. annemse solda, düz yolda beni izliyor öylece. ben sallanan yoldan hızlıca düzlüğe atlıyorum ve 'burda zaten sağlam bir yol varken neden orayı seçmişim anlamıyorum' diyorum. hayatta hep yaptığımızda bu değil mi? basit düşünüp, mutlu olmak yerine o taşlı, dolanbaçlı, uzun ve acılı yolları tercih etmek ve ardından kafayı çevirip etrafa baktığımızda ben unutmuşum bunun çok daha kolay bir yolu varmış buracıkta demek.
artık midemden kaldıramadığım bu anlamsız acıya bir son verip, ayaklar altına aldığım benliğime bir bakım yapmanın zamanı geldi. burnu boktan çıkmaz hallerimi hiç özlemedim ben. huzur denilen şey dünyanın en çok arzu edileni ve bende bunu çoktan elde etmiş biri olarak şansımı daha fazla zorlamaktan vazgeçiyorum. şimdi hayat sana 'merhaba' diyorum. yaptığım tüm o hatalar, hataya sebebiyet verecek duygular size de hoşçakal. çok içten bir hoşçakal.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


