sağ baştan

düşün düşün bu olur işin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşün düşün bu olur işin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Aralık 29, 2011

bazen...



en çok seninle konuşamamaktan sanırım bu sevgi. yani içimde kalmasından mıdır nedir ki hiç sevmem ben içime atmayı. ama bu kez öyle değil sanki. içime ata ata öyle biriktirmişimki. koca bir sen olmuş da kimsenin haberi olmamış bu durumdan gibi.


peki ya sonrası? işte bu soru en çok beni endişelendiren. hep bir yerlerde kendine önemli yer edinen. yani ya sonrası ne olacak bu işin. ben seni içimde böyle biriktirerek sonra şişirip patlatacak mıyım yoksa kendim de şişip daha da kocamanlaştıracak mıyım? anlarsan haber ver hem sesini duyayım...

Cumartesi, Aralık 03, 2011

bir soğuk kış günü


Soğuk bir Aralık, sorumluluk dolu bir hafta sonu, yorgun ve yataktan kalkamayan bir beden. Kursa gidemedim, gerçekten istemediğim için değil ama kımıldamaya dahi dermanım olmadığı için. Vicdan yapıyorum şuan tıpkı elimde olmadığı halde maruz kaldığım tüm eksikliklerde yaptığım gibi. Gereksiz bir vicdan yapıyorum her zaman, bir şeylerin hatta hiçbir şeyin değişmeyeceğini bildiğim halde ; kendimi sömürmeyi sever gibi. Aklımdan gitsin istiyorum tüm olumsuzluklar , anı yaşamak vakti gelince kafa yormak o benim, senin, onun eksikliklerine ama olmuyor işte.
İstemediğimden mi olmuyor yoksa beceremediğimden mi bilmiyorum. Bir dönem makul insan rolünde iyi ilerledim ama artık kafam çok karışık. Bir bedene bunca kimlik zor geliyor. Birinden alsam azıcık herkesin ihtiyacı karşılanmıyor. Herkesten sana ne diyorum kimi zaten yine vicdan duvarım karşıma çıkıyor.
Ne zaman akıllanırım bilinmez ama yine söylüyorum çok yaşamam ben. Bunca takıntı iyi bir şey değil çünkü.
Oysa kafamı kaldırıp baktığımda herkesin bir rolü var sadece, iyi, kötü, bencil, cömert, rahat, sakin, olumlu, olumsuz... Böyle bir sıfat bazen, bazen aynı kategori de iki sıfat derken hayat ilerliyor. Ben öyle buhranlara sokuyorum ki kendimi bazen 3 ileri giden zaman çoğu zaman 5 geri gidiyor. Neredeyim, ne haldeyim kestiremiyorum bile. Hayatımın ‘temel’ sorunlarını gidermeli bir an evvel ‘iş’ ismi altında günümün yüzde seksenini işgal eden olguya artık bir defol diyebilmeliyim. Ama onsuz olamayacak kadar şanslı da değilim henüz. O zaman hepsine boyun mu eğmeliyim? Mesela ‘kurumsal’ bir kimlikte ilerlerken her ‘kağıt bitti alabilir miyim’ diye kapısına dayandığım tedarikçi yanında yer alan ‘Müdür’ün ‘istediğin kadar al ama boşa harcama’ demesini sineye mi çekmeliyim. Ya da canı sıkıldığı için kavga etmek niyetiyle yola çıkmış bir adamı daha ne kadar alttan alabilirim. Her yanlışın farkında olup da elden bir şey gelmez diyenlere sonuna kadar haksız olduklarını bile bile ‘HAKLISINIZ’ mı demeliyim!
Bilmiyorum ne olacak bu derbeder hallerim?

Cumartesi, Kasım 26, 2011

karanlık

ergen sevdalar biriktirip içimde dünyanın geri kalanının hiç mi hiç ilgilenmediği bir sorunun benim için yüklediği anlamı yine dünyanın geri kalanının anlamlandıramamasını deneyimlediğim zamanlarda dahi çok daha umutluydum.
oysa bugün kurum kültürsüzlüğünün hat safhada yer aldığı bir tuhaf ortamda her gün 10 saat aynı havayı soluduğum onlarca insan , içimde haklarında hiçbirşey biriktirmediğim halde ve yine hiçbir ortak paylaşımımız olmadığı halde beni zerre kadar anlamlandıramıyor. ben ise aynı dili bile konuştuğumuza emin olamıyorum.
sorun büyümek değil elbette, ergen olduğumda daha da büyüktüm. zira özgürlük büyüklük, büyüklük özgürlüktür bende. gitgide bileğimi sıkan bu kelepçe ise beni ufaltmakta, canımı acıtmakta gün be gün.

yaşamak bu kadar zor değildi eskiden, ben en fazla o 'çok' büyüttüğüm sevgimden çekerdim acılarımı. o acı  çekildikçe yakar yüreğimi beni ben yapardı. şimdi attığım hiçbir adım benim değil sanki.

yukarıdan iplerimi ileri geri çekiştiren ey sahip bana biraz şans ver. şans verki neleri değiştirebileceğimi gösterebileyim. 'ben' olabileyim.

Cuma, Kasım 25, 2011

deneme

az önce buzdolabını açtığımda geçen gün acaba nereye koydum diye 20 dakika boyunca düşündüğüm kırmızı biberi gördüm. böyle resmedilebilecek şekilde karmaşık son günlerde ruh halim. son derece duygusal olup koyverip ağladığımda oluyor, lanet edip gaddarca hislere kapıldığımda, sonra rüyalarıma giriyor bir bir bunlar. kah çıkıyorum gökyüzüne kah derin kuyuların en derinine saklanıyorum.Gereksiz bir telaş var yine de bünyemde, bir o kadar amaçsız, kendine güvensiz.
sorgulama faslını geçiyordum nice zamandır ama şu koşturmaca zaman diliminde yine geldi çattı aynı demler. ne, kim, niye , ne zaman, neyim, nerelerdeyim? tam da toplumun kendi yaratttığı bir kimliğe bürünmek üzereydim oysaki yakın zamanda. içimde bir yere yerleşmiş olan o anarşist duygular yine baş gösterdi ama onlar bile 'olgun' artık. bu arada olgunluk kaşarlanmak kelimesiyle aynı anlama geliyor bunu da yakın zamanda öğrendim. oldum mu artık bilemiyorum da biliyorumki kaşarlanmak da yüzüne höyküren adamlara gık demeyip alttan almaya yatkınlığa adım atmakla başlıyor.
öyle zamanlardayımki bir dişçi ziyareti sonrası metrobüsde yer alan üniversite gençliğine 'ne güzel lan istedikleri ayakkabıyı giyebiliyorlar' düşüncesinden hareketle yaklaşıyorum. ee hani mezuniyet sonrası özgürlük, kendini bulma laga lugaları. insan sadece isim etiketinden ayrılabildiği diğerleriyle aynı gömleği, kazağı, pantolonu giymek durumunda olduğu bir yerde ya da zamanda nasıl özgür olabilirki!
çok 'iş' odaklı olmuşum kanımca. oysaki kendime verdiğim nice sözlerden biri değil miydi s.ktir etmek mesai sonrası tüm herşeyi?
kendisine çay uzatıldı diye önce şaşkınlıkla bakan sonra tüm iyi niyetiyle yanlışlık olduysa geri alabilirsin diye açık kapı bırakan o amcanın oğluydu tüm bunlara sebep. önce evlenmiş sonra boşanmış sonra amcaya sadece torununu emanet etmiş, kendileri ise nerede belli değil. yengem üzüntüden kanser ama hala kocasından çekinen edalarla alttan alıyordu tüm herşeyi.
başını okşamak için yanına yaklaştığım kedi ise en son araba üzerinde uyurken sessiz sedasız ,bir gencin saldırısına uğradığından mıdır nedir kaçtı.
bir çocuğa şeker uzattım annesinin öğütlerinden yola çıkarak almadı.

bana gelince artık 50 yaşındaki iki çocuk annesi bir kadının arkamdan konuşarak kuyumu kazmaya çalışmasına bunu da sırf egoları için yapıyor olmasına şaşırmıyorum. dedim ya 'olgunlaştım'. biliyorum 'olmak' zorundaydım. hatta bir kızın yine hırsları uğruna bel altı çalışarak kendine 'statü' belirlemeye çabalarını bile anlayabiliyorum. çünkü sabah erken saatlerde merdivenleri çıkarken beremi kafama geçirerek önümü kapattığında arkadaşım bir idam mahkumunun idam sehpasına kafası poşetli olarak yürüdüğü anı hissetmeye çalışabiliyorum. çünkü ben hala o amca, o kedi, o çocuk, o kadın, o anne olabiliyorum. 'kaşarlanmak' insanlığımı kaybetmemi gerektirmiyor. hala hayaller kurabiliyorum. hala 'ya onun yerinde olsaydım' diyerek atıyorum adımlarımı. kimse benim yerimde olmak istemiyor mu yoksa? buna da pekala.

Pazartesi, Ekim 31, 2011

bir klasik

inerken sağdan çıkarken soldan ya hani merdivenlerdeki olay. yani elbette sadece merdiven değil yol akışı da aynı şekilde lakin özellikle yürüyen merdivenlerde illa solda dikilen yanına bir de valizcik iliştiren üstüne üstlük yanından geçmek için müsade istenildiğinde isyanlara giren insan evlatlarına bir alkış.

ama yağma yok bugün en büyük alkışı hak eden vatandaşım sevgili iett çağrı merkezi çalışanı kimliği belirsiz bayan. ilgili şahısı online seyahat kartı başvuru sonucumun tarafıma ulaşmaması üzerine tanıma fırsatım oldu. acaba sorun nedir diye düşünürken tarafıma verilen başvuru numarasını print screen yaptığım word dosyasının bir kenarında çağrı merkezi numarası olduğunu gördüm ve arama gafletinde bulundum.
-merhaba online kart başvurum vardı sonucu hakkında bilgilendirme alamadım referans numaramı versem
-hayır tc numaranız gerekli
-peki öyle olsun. …… tc kimlik numaram
-dekont tarihini hatalı girmişsiniz
-hımm keşke birileri bir mail ataydı
-niye atsınki o referans numarası size girin de kontrol edin diye verildi ki zaten şuan sizin adınıza bunu ben gerçekleştiriyorum
-iyi olduğu haber ettiğin, bu arada ismin ne bilmiyorum ama çok eğlenceli dakikalar yaşattın teşekkür ederim.
aklınızda bulunsun hani olur da iett online servisten seyahat kartı başvurunuz olursa mail gelmezse 3 vakte kadar kimsenin sizi aramasını beklemeyin bir zahmet sisteme giriverin ve mütemadiyen kontrol gerçekleştirin acaba yanlış bir taraf mı var bu girişte diye. iğneyi kendinize çuvaldınızı ise başkasına saklamayı huy edinmeyin. eşşek değilseniz anlarsınız elbet hatalı girişi bilinçli yapıyorsunuz sonuçta düzeltmek de size kalmış.


Cumartesi, Ekim 29, 2011

buyur gel peşimden.

komik insanlarız biz,trajikomik çoğu zaman. iki yüzlülüğü de unutmayalım elbette. polise küfrederiz ardından şehit verir ağlaşıveririz. kürdü istemeyiz ardından deprem olur yaralarını sarıveririz. evimizde tek bir bayrak bulundurmaz ama tüm bayramlarda facebook profilimize koyuveririz. her şehit için konulacak bir siyah kurdeleyi de eksik etmeyiz.

gelelim son zamanların favori repliğine;
"hayvan olmak istiyorsan olabilirsin elbette. bunun için insanlığın acılarına sırt çevirmen ve yalnız kendi postuna özen göstermen yeterlidir."
evet herkesin dilinde! peki nedir insan olmak. facebook iletilerimi, retweetler mi? o kadarki yapılan 'iyi'likleri kendin yapmış kadar kabullenivermek mi? olay malumunuz burada geniş haliyle de yer almakta.

ne akutta onlarca hayat kurtarmış adam, ne sabaha kadar ücretsiz kargo hazırlamak için uğraşan adam ne de bu acıları yaşayan insanların yakınlarının derdi değil bence 'duvar yazıları'. sosyal aleme iş çıktı, işlenecek konu çıktı.
like yapın, post edin, eleştirenin üzerine çarpı koyup anti gruplar açıverin.
hepimiz koyunuz, hepimiz görüntü.

Çarşamba, Ağustos 31, 2011

herkes için ayrı herkes


herkesin ayrı ayrı yerlerde, ayrı herkesleri sevmesi ve özlemesi ne garip. yaşanılası mümkün ve hatta çokça yaşamışlığım olan bir hadise bu evet ama yine de garip işte. yani sen bir aşk filmi izleyip esas oğlanı kafanda canlandırırken, o esas oğlanın o sırada başka bir hatun için kalp atışlarını hızlandırması işte.
ve yine biriken özlemler. hiç bitmeyen,çileden çıkaran o özlemler. sen kimi özlersin, kim ise başka kimseyi. zaten aksi olduğunda herşey çok sıkıcı ne de olsa illa kompleks bir durum şart.
iyi peki madem, hayırlısı!

Salı, Ağustos 30, 2011

uzun gece,zor gece.

anladım
sabahları açılır
esnaf çarşıları yeminle
"bedreddinim bir ağaca asılır"

anladım
en büyük yalan yemindir
edilir sabahları
gecesini hatırlamayan esnafların




tüm merasimleri gömdüm
ömrümün reklam amaçlı takvimlerine
anladım
kimse üzgün değildi
bayraklar yarıya indiğinde

bir tek el isteyen
yordam ve özür dileyen

anladım
herkese kötü şeyler hatırlatan yüzüm
evet yüzümdü
her görüşmeye taşıdığım
kandırılmaya gönüllü bir gönülle
az sütlü neskafelere sigaralar iliştirdim
göz gördüm başka açılara ayarlı
uzun bir yüz gördüm
meğer filmin sonu diye ayarsız
fin yazardı se end zamanında
bir zamanlar
fransızlar hep fransız kalacaklar
sabah sinemasında pazarları

aklımı alıp doğduğum evin
müze olma isteğine saklayacaklar
ama kavaklar büyüyecek
herkesten gizli boyatmak
bir kavağın becereceği iştir ancak

anladım ki ağaçlar
toprağa acı verdikçe büyüyorlar

her pazartesi and içip
cumaları marşa basan
camiler dolusu yemin edip
taburlarca yalan söyleyen

bu toprakta bu ağaç
kuruyacaktır elbet

anladım
kimseye acı vermeden
büyünmüyor
namusum ve şerefim ve
çocukluğumun üzerine beton dökerim ki
tüfek filan değil
çimento icat edildi de
bozuldu mertliğin mimarisi
esrarlı bir ülkeye göçtü sabrın taş ustaları

anladım
altı dükkan olsun istiyor evinin
ve ağlamaklı bulmuyor apartımanları
benim taş ustamın karısı
ve her yerde
şube açmak istiyor
iskender kebabını icat eden
büyük iskender’in çocukları
ki gölge filan etmez
yoğurtlu bir ziyafet çekerdi
diyojen’le karşılaşsaydı.


anladım
bursalı iskender’in
romalı arkadaşından daha çoktur
uygarlığa katkısı

oysa
bu satırlarla üstünü örten ben
kelimelerle sargı bezi ve
melhem yapan
ozanlığı en çok kendini üzen ben
anladım
sadece öğlenleri açarım yaramı
ve hiçbir yerde şubesi olmaz
bu kanamalı hastanın

anladım.

p.s hiç iyi değilim bu gece.

Pazar, Şubat 20, 2011

sevmiyorum işte var mı diyeceğin...

00:28 saat. bir pazar gününe daha girdik kızımla. yanımda mum ışığında horul horul uyuyor kendisi battaniyesine sarılarak. ayağa kalktığımda kazara o da kalkıyor ve sonra koltuğa oturmamla yeniden uyumaya başlıyor. bugün ayakları kirlenmiş diye yıkamıştım ıslak patileriyle kapının önünde beş altı adımlık izler bırakmış minin minik gördükçe mutlu oluyorum:)

iyiki o var. insanı evine bağlayan,geri dönmesi için sebep olan.iyiki o var ne yaparsan yap ya da ne yapmazsan yapma seni herşeye rağmen tüm kalbiyle seven. oysa ne kadar nankör tipleme var çevremde. ne verirsen daha fazlasını isteyen ve kendini dünyanın merkezine koyarak at gözlüklerini giyinen. ama en tahammül edemediğim aptal rolüne bürünenler. safa yatıp seni sonuna kadar sömürenlere nasıl tahammül edebilirsinki! seni cin ilan edip kendi adam çarpan ama bi şekilde yine suçlu olduğuna inandıran.
sabırla beklemekten başka elden birşey gelmez şu süreçte tek dileğim şu ki Allah kimseyi sevgisiz ve yalnız bırakmasın. son zamanlarda toplumda ki en büyük ve çözülmez problem bu gibi geliyor.insanlar bencilleşiyor,insanlar yalnızlaşıyor ve her yalnız ayrı bir hiddetle saldırıyor etrafına. içinde bulamadığı huzurun hesabını senden sorar oluyor hoyratça. ve sen buna seyirci kalmak durumunda kalınca başlıyor asıl büyük sınav. bakalım şimdi sırada ne var?

Pazar, Aralık 19, 2010

trajikomik

nicedir yazmaya çalışıyorum ama bir türlü olmuyor
en büyük engelse bizim kızın burnu.
ümm gitti gideli iyice melankolik takılır oldu hatun kişi.illa gece gündüz kucağımda
yanağı yanağımda , kolu kolumda olacak! burnunu da kucağımdaki netbook'u yere atmak için sinsice kullanmıyor değil. sürekli ilgi isteyen bebeğimi öpüp koklarken de klavyeden uzaklaşıveriyorum.














ilginç olduğunu söyleyemem günün,
ama ilginç replikler kaldı kulağımda.
bugün en çok satıcılar çekti dikkatimi özellikle selpak al'cılar.
mecidiyeköy  metrosunun oracıkta
'biiiirr mendil al
biirrrr mendil al

biiiirrr mendil al bir ıslaaakk mendil al'
şeklinde vurgusunu ' bir 'den ' ıslak mendile 'çeken teyze








metrobüs yolunda ise
'mendil alınııızzz
mendil alınıızzzz'
diye bağıran kibar amca.












yine de en çok ellerinde koca koca gazetelerle beyoğlu'nu yaya trafiğine kapatan solcu gençliğe uyuz oldum.

ve yine en anlam veremediğim bir grubun broşür dağıtırken 'ingilizce' diyip kurs şeysilerini eline tıkıştırmaya çalışan ' vurdumduymaz' propagandacı halleri. bari azcık inanmış gibi yap o şirkete di mi?
hem 'ingilizce' ne ya!
kurs de eğitim de bişey de.'ingilizce' çat broşür elinde!

bir de güldüren detaylar varki bunlardan ilki taksim metro da yabancı bir amcanın birilerine soru sorarken
soru sorduğu kızın yanıtlayamaması ve arkasına bakıp 'ingilizce bilen var mııı?' diye çığırmasıyla
herkesin amanın kaç kaç kaç edasıyla ordan oraya dağılması ve niyeyse bu genç bayanın' ne biçim ülke ne biçim insanlar nasıl bir Türkiye yabancı dil bilen nasıl olmaz' diye höykürmesi. sanki kendi Türk değil sanki o yabancı dilden muaf geldi bu hayata!

hayat garip evet ama sanki bizim ülke daha bir enteresan?
bilmiyorum belki de ben yanlış pencereden bakıyorum.


 gelelim ümm'eeee
'herşey vatan için' diye bağırırken sesi gitmiş kocamın.
bu sabah olmayan sesi ile konuşmaya çalıştım.
bir grup insanı 5,5 ay işinden gücünden edip ve kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey yaptırmadan
çok şey yapıyormuşcasına 'herşey vatan için' diye bağırtma eylemine askerlik görevini yerine
getirtmek gibi bir anlam yükleniyor ya pes doğrusu.
bugün yani tam bir hafta sonra ilk kez banyo yapmışlar.
ve dahası bütün gün bahçede gezip temizlik yapmışlar.
bu ne çelişki vatan sadece bir kara parçası değilki!
onu vatan kılan üzerinde yaşayanlar aynı zamanda.
onlar pis dururken tabanı temizlemek neyin nesi?

sanırım hayat herşeye rağmen güzel.

nefes aldığım için mutluyum,kendimi ifade edebilecek yetiye sahip olduğum için de.
ve daha pek çokları için.
hem bunlar da olmasa ne yazardım ben bugün di mi diyerek bu garibanı avutuyor,
iyi geceler diliyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...