sağ baştan

ben bir ceviz ağacıyım hayatın ortasında etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ben bir ceviz ağacıyım hayatın ortasında etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Kasım 09, 2012

ne yani?



Beklemek fiili de alışılageldi.
Ama bir de neyi, neden beklediğimizi bilsek.

Cuma, Temmuz 20, 2012

düşlü geceler





anlamsız geceler, anlamsız sabahlar içindeyim. kendim en büyük anlamsızlık zaten şu sıralar yeryüzündeki. 

yeni keşfim var son zamanlarda; 'çevre' insanı rezil de eder, vezir de. bir de tüm bunların yanında anlamlı da kılar varlığını ama aksine içine edebilir de. 

hayatım boyunca olduğum olabileceğim en basit, en şuursuz, en manasız ve amaçsız çevre içindeyim ey insanlık. kurtulmak için bok çukurunda cebelleşiyorum, bazense uzanıp sırt üstü bok çukurunu bile aydınlatan güneşin tadını çıkarıyorum. ne olacak yani diyorum, yüzsen de bir, boğulsan da. kim için değişecek günler, kim için aydınlanacak, kim için kararacak ya da tüm bunlar kimi ne kadar ırgalayacak?

bazense bunları bile düşünmeye kalmıyor mecalim. uyuyorum sadece, düşünmeden ve irdelemeden. eve geliyorum bir iki cümle okuyorum, dizimag'den birkaç bölüm izliyorum ve uyu diyorum kendime.
uyu ve dinlen, düşünme. nasılsa hiçbir zihin değişmeyecek, nasılsa herkes kendini haklı görecek. nasılsa uçkur davasına yalanlar söylenecek, rekabet davasına çirkefleşilecek. sen uyu en iyisi, uyu ve düşünme. 

düşlü yalanlar, gerçek yalanlardan daha masum. daha beklentisizsin sen ve o daha sade. oysa hayat şu sıralar bin bilinmeyenli bir sahne

Perşembe, Nisan 05, 2012

arayış

artık benim için 'ben' diye bir kavrama inanmadığım, düşler kurmadığım, gerçeğimle gerçekleri görerek yaşadığım kısır döngüler içinde boğuşmacalarım söz konusu. bir dakika sonrasında bile verebileceği tepkileri pek kestiremeyen, hayata olan kızgınlığını aniden gereksiz bir olayda tekrar tekrar yaşayan, hiçbir varlığa ya da canlıya 'çok'lu duygular besleyemeyen gereksiz bir insan kimliğine büründüm iyiden iyiye. kim değerli dersem gözümde varsa yoksa kendi olabilen, kalan tüm insanlığın hata gördüğünü o gerçekten isteyerek ve inanarak doğruya dönüştürebilen farklı olmaktan yanlış olsa da kendi olabilen kimlikler. bu kimliklerin yaş aralığı 25 gibi sona eriyor kanımca. ve yine ortalama 25 sonrası 'mantıklı' olmak gibi bir çelişki ile yaşamaya başlayan bireyin dilinden şu kelime düşmeyen bir gün dahi olmuyor 'SIKILDIM'. Keza haklı da. Çünkü artık mantıklı olmak, girdiğin tüm ortamda oraya 'uygun' olmaktan geçiyor, anında sıradanlaşabilmekten ve ortalama doğruları doğru kabul edebilmekten.
ama dedim ya benim artık gücüm yok, çektim beyaz bayrağımı çoktan gökyüzüne.
ilerliyorum dümdüz, kazara sağa sola yalpalamak bile korkunç derecede 'mantıksız' artık. bu tek düzelikten kurtulmanın zamanını da geçirdim kaldım kör kuyuda. bakalım birinin kovasına takılıp yukarı çıkabilecek miyim, aydınlık gökyüzüne çıplak gözlerle bakabilecek miyim?
ben olabilecek miyim?

Cuma, Ocak 13, 2012

zıkkımın kökü

hayal kırıklıkları diye isimlendirmek başka bir hata olur bu durumları. beklenti içinde olmak da hataydı zira. ama onca ayaklarımın altında ezmek istediğim tipleme benim bu düşsel arzularımın tee merkezinde değil miydi?
 o zaman beklenti içinde olmanın hata olması durumu da nedir dersen eğer bılogcuk; hayattır elbet beni bu kabullenmeye iten derim bende en hazırcevap halim ile. bir başka başarısızlaştırma operasyonu daha geçirdim büyük dayısızlık nedeni ile.
neyseki kalbimi pıt pıt attıracak kendimce sebeplerim de yok değil. burada yer alan şarkıyla pıt pıt sebeplerime selam eder, rutin bok çamuruna yatmak için müsaadeni isterim şimdi.


Salı, Aralık 20, 2011

tell me that you love me?


gece yarısını geçti yine vakit. uykum var evet ama uyuyasım yok pek. sabaha uyanasım da yok elbet.
uzun zaman oldu boşluklarda dinlenmeyeli. kafamda bin soru, sayısız yanıtları düşünmeyeli. oysa şu çarşafların altına saklanarak tüm kötülüklerden kurtulmayı hedeflediğim yılların çok da uzağında değilim.
bir sonraki 26 yıl da böyle mi geçecek? insan yaşlı iken en çok hangi yaşını özler acaba? ben şimdiden tüm yıllarımı özledim. bu korku niye yine peki?

Pazartesi, Aralık 19, 2011

beni benden alan

Lise yıllarımdı. Sınavlara hazırlandığım dönemde televizyonu yasaklamıştım kendime.
Varsa yoksa bir radyo kanalı tutturmuş gidiyordum. En çok Ankara merkezli olanları seviyordum.
Şimdi bana neden deseniz bir sebep bulamıyorum. İşte yine aynı zamanlarda sevdiğim o Ankara radyolarından birinde bu türküyü dinlemiştim. Türkü dinlemem ben pek, yani duyunca kulaklarımı tıkayacak değilim elbet ama durup dururken hadi bir türkü açayım da demem.

Bugün kurs çıkışı Sezen 'Zara'yı sever misiniz' dedi arabada. Sevmem demedim ama bilme olasılığım olan herhangi bir türküsü var mı acaba diye de düşünmeden edemedim. Aklıma tek gelen ve yine  baştan sona bildiğim tek türkü bu olduğunu düşündüm.

Bunca zamandır aklıma kazınan en güzel türkü bu muydu, o zamanki ruh halim neydi, ne isterdi bilmiyorum. Ama neredeyse 10 yıl sonrasında dinlediğimde de yine aynı tadı alabiliyorum işte buna eminim. Gülay kim  bilmiyorum, bu türküyü neden sevdim o küçük yaşımda bilmiyorum. Aklıma geldiğinde ise hep aynı nakaratı düşünüyorum.
'Gördüm iki kişi kişi mezar eşiyor Gam gasavet gelmiş boydan aşıyor '
Anneannemin toprak olmaktan ne kadar korktuğunu hatırlıyorum, babaannemin ben daha küçükken hasta yatağında ışıkları söndürmeyin çünkü siz gidince onlar geliyorlar beni yakında götürecekler dediğini de.
Mezarlar kazılırken duyulan pişmanlıkları hiç yaşamadan sadece 'fani' olduğumuzun bilince olarak yaşayabilsek ya keşke. Kimseyi kırmadan, üzmeden, paylaşarak, severek sadece.
Eskiden hayallerim kendim içindi, oysa artık büyüyorum. Annem benim yaşımdayken ilkokula gitme hazırlığındaydım ben. Şimdi benim de bir miniğim olsun, onun hayalleriyle yeniden can bulayım istiyorum. Ben karıştığımda toprağa ardımdan ne pişmanlık dolu sözler söylesin ne de ben korkayım gitmekten. Tek isteğim hep 'iyiki' diyebilmek.



Cuma, Kasım 25, 2011

deneme

az önce buzdolabını açtığımda geçen gün acaba nereye koydum diye 20 dakika boyunca düşündüğüm kırmızı biberi gördüm. böyle resmedilebilecek şekilde karmaşık son günlerde ruh halim. son derece duygusal olup koyverip ağladığımda oluyor, lanet edip gaddarca hislere kapıldığımda, sonra rüyalarıma giriyor bir bir bunlar. kah çıkıyorum gökyüzüne kah derin kuyuların en derinine saklanıyorum.Gereksiz bir telaş var yine de bünyemde, bir o kadar amaçsız, kendine güvensiz.
sorgulama faslını geçiyordum nice zamandır ama şu koşturmaca zaman diliminde yine geldi çattı aynı demler. ne, kim, niye , ne zaman, neyim, nerelerdeyim? tam da toplumun kendi yaratttığı bir kimliğe bürünmek üzereydim oysaki yakın zamanda. içimde bir yere yerleşmiş olan o anarşist duygular yine baş gösterdi ama onlar bile 'olgun' artık. bu arada olgunluk kaşarlanmak kelimesiyle aynı anlama geliyor bunu da yakın zamanda öğrendim. oldum mu artık bilemiyorum da biliyorumki kaşarlanmak da yüzüne höyküren adamlara gık demeyip alttan almaya yatkınlığa adım atmakla başlıyor.
öyle zamanlardayımki bir dişçi ziyareti sonrası metrobüsde yer alan üniversite gençliğine 'ne güzel lan istedikleri ayakkabıyı giyebiliyorlar' düşüncesinden hareketle yaklaşıyorum. ee hani mezuniyet sonrası özgürlük, kendini bulma laga lugaları. insan sadece isim etiketinden ayrılabildiği diğerleriyle aynı gömleği, kazağı, pantolonu giymek durumunda olduğu bir yerde ya da zamanda nasıl özgür olabilirki!
çok 'iş' odaklı olmuşum kanımca. oysaki kendime verdiğim nice sözlerden biri değil miydi s.ktir etmek mesai sonrası tüm herşeyi?
kendisine çay uzatıldı diye önce şaşkınlıkla bakan sonra tüm iyi niyetiyle yanlışlık olduysa geri alabilirsin diye açık kapı bırakan o amcanın oğluydu tüm bunlara sebep. önce evlenmiş sonra boşanmış sonra amcaya sadece torununu emanet etmiş, kendileri ise nerede belli değil. yengem üzüntüden kanser ama hala kocasından çekinen edalarla alttan alıyordu tüm herşeyi.
başını okşamak için yanına yaklaştığım kedi ise en son araba üzerinde uyurken sessiz sedasız ,bir gencin saldırısına uğradığından mıdır nedir kaçtı.
bir çocuğa şeker uzattım annesinin öğütlerinden yola çıkarak almadı.

bana gelince artık 50 yaşındaki iki çocuk annesi bir kadının arkamdan konuşarak kuyumu kazmaya çalışmasına bunu da sırf egoları için yapıyor olmasına şaşırmıyorum. dedim ya 'olgunlaştım'. biliyorum 'olmak' zorundaydım. hatta bir kızın yine hırsları uğruna bel altı çalışarak kendine 'statü' belirlemeye çabalarını bile anlayabiliyorum. çünkü sabah erken saatlerde merdivenleri çıkarken beremi kafama geçirerek önümü kapattığında arkadaşım bir idam mahkumunun idam sehpasına kafası poşetli olarak yürüdüğü anı hissetmeye çalışabiliyorum. çünkü ben hala o amca, o kedi, o çocuk, o kadın, o anne olabiliyorum. 'kaşarlanmak' insanlığımı kaybetmemi gerektirmiyor. hala hayaller kurabiliyorum. hala 'ya onun yerinde olsaydım' diyerek atıyorum adımlarımı. kimse benim yerimde olmak istemiyor mu yoksa? buna da pekala.

Cumartesi, Eylül 10, 2011

yalnız değil de tek başına olmak

Eylül ayı... okulun başladığı, ayşe'nin doğduğu,yeni umudun olduğu baharın sonu olmasına rağmen bu sonun hep süpriz oyunlara gebe olduğu ay. Ömrümün hiçbir evresinde hiç bu kadar yavan olmamıştın şimdi olduğu kadar. artık ne o süprizlerin,ne sonların, ne de başlangıçların var bana armağan. varsa yoksa rutin, varsa yoksa sorumluluklar. evet sen de haklısın bu yıl son 3 yıldan farklı olarak bir okul başlangıcı hediye etmedin değil bana. ama işin aslı ben ne okuldan ne de bu başlangıçtan haz ediyor değilim. mahalle baskası mı desek, tabiatın son yıllarda aldığı kural mı bilmem şimdi adam olmak için bir de lisansın yüksek olanı makbul.
sanki lisansta bir halta yaradık şimdi bir de yüksek mertebeye erişeceğiz. aynı lagalugalar aynı vesveseler. hem bunun parası da çok haaa, öyle böyle değil!
neden mi, malum iş var artık. başıboş saatlere yer yok. bu nedenle efendim geceleri okuyacağımdır. bu da bir buçuk yıl da tamı tamına on buçuk milyar demektir.yani bir buçuk yılımda hafta içi ev-iş-okul-ev-iş-okul-ev üçgeninin içinde, hafta sonu ise hafta içi uyuklarken öğrenemediklerimi temize çekmek, anlamaya çalışmak,hafta içi kendime ayıramadığım zamanı ararken tekrar pazartesiye bağlanmak demektir. yani sosyal hayat yok demektir, yorgunluk, acı, iş stresine katılan final kaygısı demektir. yani zulümdür. başka da bir tanımı yoktur.
oturup onca sene çalışmışsındır ama pazarlama denilen bölümcükte yer alan suratsız karı koca para tuzağına onbin beşyüz bayacaksındır. haydi kızlar okula madem. hakkımızda hayırlısı.
peki ya 2003... hani ilk lisans mutluluğunun yaşandığı yıl. böyle kaygılardan bir haber uçarak mı, kara yoluyla mı gittiğini kestiremediğin ankara yolu.
karanlıktı o şehir evet. hem de hayallerime inat öyle griydiki gökyüzü hep umutsuzluk hep mutsuzluk çökerdi yağmurlu akşam üstleri. yine de zıtlıkların kıyasıya yarıştığı bu şehir bir o kadar çekici gelirdi. oraya gitmek evden kaçmak demekti çünkü. evden kaçmak özgürlüktü.
bugün tavada kızarmaya bıraktığım soğanları 3 dakika unutmaya çalışıp pc başında ders kayıtlarına bakmaya çalıştığımda annemin 'yandı bunlar' diyerekten aciliyetle yanında olmamı istemesinde birşey yoktu evet ama ben yine de sesteki o tınıya takaraktan sevmezdim bunları, sevmem de hiçbir zaman. ben öylesine ve dahi ölesiye boğulurumki kendi yarattığım sorumluluk projelerimde ve en kıçı kırık ayrıntıyı öyle büyütürümki gözlerimde işte hal böyleyken birinin kalkıp ta bana bir halt buyurması bardağı taşırır da taşırır. beni bilmesini isterim çünkü, uyarmasa da yapacağımı zaten onun düşüncesi olmadan benim o işi baştan sona tasarladığımı görmesini isterim. bu yanımı benimle geceli gündüzlü çokça vakit geçirenler kavrar ancak. gözlemlerler uzun uzun ve anlarlarki lafa,söze tahammülsüzlüğüm işte tam da bu yüzden. kendimi gereksiz yere en ince detayına kadar bilmem yüzünden. her haltı mutlaka görmem yüzünden.hem sorumluluğu bileklerime kelepçelemek zorundaymışım gibi hissetmem yüzünden. ve bilirlerki ben bunca savaşı kendimle vermeye çabalarken onlar için bana buyurdukları o küçük detay öldürür beni, boğar ve yıkar. sonumu hazırlar.
bugün yine her gece olduğu gibi bunları yazmak için oturmamıştım buraya ama yine de klavyem tümceleri bu yönde sürüklemek istemişse ben onun suçlusuyum bilmekte yarar var.
kal sağlıcakla blog...

Çarşamba, Ağustos 31, 2011

adı 'bayram' olan günlere



bayramın ilk gününü atlattık böylelikle öyle mi şimdi.ilerleyen yaşımın bana kattığı tuhaf davranış bozukluklarına bir yenisi daha eklendi.bayramları,seyranları ve dahi tüm birlikte aktivite yapılası hadiseleri bir an önce poposuna vura vura gerisingeri göndermek ve arkasından hiç mi hiç üzülmemiş numarası yapmak. niye mi?
temel eksiklikler yüzünden elbette!
normal şartlar altında bayramda insanoğlu heyecanlanmalıdır, içi kıpır kıpır olmalıdır kanımca. bu uzun zamandır vakit ayıramadığı bir büyüğünü göreceği için olabilir, yeğenini kucaklayıp gezdirmeye vakit ayıracağı için olabilir, anne babası ve kardeşleriyle koca bir masada uzun zaman sonra hep birlikte yemek yiyeceği için de olabilir pekala. yani olabilir de olabilir.
birde buraya bakıyorum şimdi, doğuştan sana küsmüş,nedense hiç sevmemiş,evlat yerine dahi koymaya lüzum görmemiş bir baba, ona ve kurallarına tabii anne ve kardeşler, ellisinden sonra kızı yaşındaki hatuna sarmış milyarlarca borca girişmiş bir amca,çocuklarının yaşamlarını kendine dert etmekten kısa zamanda yorulmuş ve sadece kendisi için yaşamayı amaç edinmiş bir teyze.son iki senedir toprak altında bir anneanne, varlığından gitgide şüphe duyulan 'iş arkadaşlıkları', hayat gailesi yüzünden ayrı düşülmüş dostluklar...

bu senaryoda bana heyecanlanacak bir olgu görünmedi. işte bu yüzden son iki günü de atlatıp hiçbir şey olmamış gibi tiksindiğim işime geri dönmek, o masaya oturup çemkiren insanları dinlemek istiyorum belkide.



Salı, Ağustos 30, 2011

uzun gece,zor gece.

anladım
sabahları açılır
esnaf çarşıları yeminle
"bedreddinim bir ağaca asılır"

anladım
en büyük yalan yemindir
edilir sabahları
gecesini hatırlamayan esnafların




tüm merasimleri gömdüm
ömrümün reklam amaçlı takvimlerine
anladım
kimse üzgün değildi
bayraklar yarıya indiğinde

bir tek el isteyen
yordam ve özür dileyen

anladım
herkese kötü şeyler hatırlatan yüzüm
evet yüzümdü
her görüşmeye taşıdığım
kandırılmaya gönüllü bir gönülle
az sütlü neskafelere sigaralar iliştirdim
göz gördüm başka açılara ayarlı
uzun bir yüz gördüm
meğer filmin sonu diye ayarsız
fin yazardı se end zamanında
bir zamanlar
fransızlar hep fransız kalacaklar
sabah sinemasında pazarları

aklımı alıp doğduğum evin
müze olma isteğine saklayacaklar
ama kavaklar büyüyecek
herkesten gizli boyatmak
bir kavağın becereceği iştir ancak

anladım ki ağaçlar
toprağa acı verdikçe büyüyorlar

her pazartesi and içip
cumaları marşa basan
camiler dolusu yemin edip
taburlarca yalan söyleyen

bu toprakta bu ağaç
kuruyacaktır elbet

anladım
kimseye acı vermeden
büyünmüyor
namusum ve şerefim ve
çocukluğumun üzerine beton dökerim ki
tüfek filan değil
çimento icat edildi de
bozuldu mertliğin mimarisi
esrarlı bir ülkeye göçtü sabrın taş ustaları

anladım
altı dükkan olsun istiyor evinin
ve ağlamaklı bulmuyor apartımanları
benim taş ustamın karısı
ve her yerde
şube açmak istiyor
iskender kebabını icat eden
büyük iskender’in çocukları
ki gölge filan etmez
yoğurtlu bir ziyafet çekerdi
diyojen’le karşılaşsaydı.


anladım
bursalı iskender’in
romalı arkadaşından daha çoktur
uygarlığa katkısı

oysa
bu satırlarla üstünü örten ben
kelimelerle sargı bezi ve
melhem yapan
ozanlığı en çok kendini üzen ben
anladım
sadece öğlenleri açarım yaramı
ve hiçbir yerde şubesi olmaz
bu kanamalı hastanın

anladım.

p.s hiç iyi değilim bu gece.

Cuma, Temmuz 29, 2011

bir hastalık, bin acı


gözlerim hep ıslak son zamanlarda. sürekli bir ayrılık,sürekli bir çaresizlik,naçarlık,elden birşey gelmeme halleri. çok sıkıldım bencillikten,densizlikten,parazitlikten;yoruldumm!!!
öncelikle anne olmadan anneanne olmama vesile olan dünya güzeli yavruma çok teşekkür ederim. evet bu satırları okuyamaz o ama içimden geçen her bir dileği anlar çok iyi bilirim.
mayıs 17 de geldi bebeklerimiz dünyaya. koşa koşa işten geldiğim bir mayıs akşamüstü öyle bir şenlendirdilerki evimizi minik bedenleriyle saatlerce bakakaldım bu mucizeye. üçü doğmuş ama biri beklemişti sanki beni,o da yerinden ayrıldı usulca sonra. tam 62 gün birlikte yorucu bir maraton yaşadık. yorulduk,oyunlar oynadık,uyuduk birlikte...ayakkabılarımız yatak altına mı kaçmadı,hamağımız mı payçalanmadı,anneyle yemek kavgası mı yaşanmadı. hayatımın en güzel, en anlamlı günleriydi onlar.
sonra hayat gerçekleri yüzümüze vurdu ve buna bir son vermemizi istedi yavaş yavaş. evimizde 5 köpeğe yer olmadığı gibi, sadece işten kalan vakitleri onlara ayırmakta yetmiyordu. hem hepsinin maması,aşısı derken paramızda yetmiyordu... her güzel şeyin bir sonu vardı ve bizim mucizemizde sonlanmalıydı.
derken güzellerimize sıcak yuvalar aradık. çok başarılı olamadık. insanları anlamak güçtü, zira ne istediklerini de öyle. son çare güvenebileceğimiz ve pet shop' a zorda olsa emanet ettik.
ilk üç gün yas vardı evimizde, kalan üçlü hep ağlamaklıydı. buna da alıştık,kabullendik. her özlediğimizde iç çektik.
ama bugün ansızın gelen telefonla onların iyi olduğunu hayal edip avunma hallerimde sona erdi. yavrularımdan ikisi hastaydı hem de ölümcüldü ölebilirdi!
koştuk, kapanmak üzere olan kliniğin kapısından içeriye nasıl girdiğimi hatırlamıyorum. o minicik bedene takılan bir serum, ağzında salyalar sürekli kusuyordu bebeğim. ishaldi sonra sapsarıydı gövdesi;kirlenmişti. kucakladım öptüm onu doyasıya. yakışıklı oğlumdu o benim,en kurnazıydı kardeşlerinin babasının tabiriyle. ağzını sildim önce, ayaklarını temizledik. kafesindeki gazeteleri değiştirdik. şimdi orda bensiz, biz burda sabahın olmasını beklerken o ne yapıyor acaba? çok özledim güzel yavrumu... Allah kimseyi kimseden böyle ayırmasın,Allah kimseyi çaresiz bırakmasın.

Perşembe, Eylül 30, 2010

'standart paket'

şu sıralar kuracak hayalim bile olmadığının farkına vardım.
bu ümidi kesmişlikten mi kaynaklanıyor yoksa artık beklenti içinde olmama durumuna yol açacak olgunluktan mı kestiremiyorum. ama sanırım ne olgun,ne büyük olmak ya da hayalsiz kalmak istemiyorum.

ben çok yanlış yaptım pek çokları gibi,hatta bazen bile bile yanlışlar yaptım.çünkü yaşamadan olmuyordu,kulaktan dolma nasihatlar beni adam etmiyordu bunu hep biliyordum. ama yaptığım yanlışlardan pişman olmadım hiç.yine pek çoklarının bir türlü cesaret edemedikleri adımları atarak,yanlışlar yaparak anladım elimde kalanların güzelliklerini. hem o her yanlışın da beni mutsuz ettiği söylenemezdi.ki zaten çoğu zaman yanlıştır güzel olan fikrimce.doğruyu herkes yaşar. peki ya yanlışı yaşamaya cesaret etme meselesi?
              

insan ömürden yediği her an 'garantilemek' psikolojisi içinde daha da korkak oluyor. işini garantileyip nefretle devam eder oluyor,artık bir ev alma olayını garantileyip sevmese de kendini ona ait hissetmeye zorlar oluyor.
özgürlüğümü geri istiyorum.garantilemek fikri midemi bulandırıyor ben hep uçurum kenarında kaybetme riski içinde heyecanla,umutla,doya doya yaşamak istiyorum bu ömrü.
nefesimi sadece kendim için harcamak,herkes olmamak. kendi doğrum olan yanlışı yaşamak istiyorum.
fırsat varken,hala hayattayken...

Pazartesi, Eylül 06, 2010

tercih?

herşey olması gerektiği gibi. günlerin ayları kovalamasından tutun da, trafiğin akış yönünün değişmeyişi,insanların akıllarının estiği gibi kalp kırmaları,sebepsiz sevmeleri,zamansız terkedişleri...ben işte bu olguya takılmış durumdayım şu günlerde.yani neden herşey bu kadar monoton olmak zorundaki? bir olay da yanıltsa ya bünyemi? şöyle nefrete yakın hisler beklediğim biri öyle bir tavır sergilese ki utansam kendimden,herkes aniden kırmızı ışıkta geçmeye başlasa akan trafikte, bir sabah kimse işe gitmese tam vaktinde,sabah bambaşka bir pastaneden simit alıverse Hasan amca...

sonra bir başka olgu da işte tüm bu cesaretsiliğimizin sonunu, kabullenişleri 'hayat' a bağlayıvermek.

-hayat işte.
-kader.
-böyle olmalıydı.
-yapacak birşey yok.

devir kıçını yat sen gelişigüzel sonra bir güzel kabullen herşeyi olduğu gibi ve ardından tüm suçu at hayata şuursuzca.oysa dilediğin ne varsa bu hayatta elde etmek için canını ortaya koymaya değer. aksi halde ben pek 'yaşamak' diye isimlendiremiyorum ben bu varoluşu,'ölüm'dür bu apaçık kimliğin yok oluşu.




ne yani tek uğraşın olan yaşama eylemi için elinden geleni ardına koymamak bu kadar zor mu?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...