sağ baştan

Pazartesi, Aralık 31, 2012

bu ne biçim hikaye böyle(!)



Okulu bitirme isteği ama okula gitmeme isteği.
Önce İzmir'e yerleşme kararı sonra bir U dönüşü.
Hep bekleme, çok bekleme.
Dost bildiklerimden kazıklar yeme ve yaşanmışlıkların pişmanlığını duyma.
Kız kardeşin evliliğinin yanı sıra arkadaşların da evlenmesi barklanması, kimilerinin çoluk çocuğa karışması.
Baba ile olan yılların küskünlüğünün ölüm kalım meselesi rahatsızlıkla son bulması.
Ailemin son büyüğü dedemin ahir dünyaya göçü.
Koca yalnızlık, telaşlar.
Hep yalnızlık, telaşlar.

Bitmeyecek sandığım İstanbul- İzmir yolculukları.
Son demde bir Bursa çıkarması.
Yeni heveslere kapılma ama kapıların son dakika kapanması suratıma.
Bir de 'aşk'ı uğurlama, sonsuzluğa.
Beni büyüttün, olgunlaştırdın, yaşlandırdın.
Canın  sağolsun.
Hoşça Kal 2012.

Ve sana gelince 13.
Ben bilmem nasılsa yine sen bileceksin.
Bir şey de istemem, sen bilirsin.

Perşembe, Aralık 27, 2012

kimin uğruna? ne uğruna?





bugün hiç inanmadığım cümleler ağzımdan sadece gelecek kaygısı için dökülürken farkettim;yaşlanmıştım. evet evet, içim geçmişti benim. risk mi? o da neydi artık. sakın ha 
cesaretten hiç bahsetmeyelim. olan oldu artık. giden gitti. bundan tam 5 yıl önce bir ben vardı 
ve hep aynı cümleyi sayıkladı.'geç olmadan yola koyulmalı, hatalar yapılıp dersler çıkarılmalı.' ama
o ben bugün hep 'mis gibi işin var, mis gibi evin var' diyerek devamlı hayatımda ara ara yanıp sönen ışıkları da tamamiyle kapatanların etkisindeyim. ellerim kelepçeli, yüreğim tutsak.
artık ne kimseyi, ne hiçbir şeyi beklemiyorum. sadece şöyle diyorum
'mis gibi herşey' hem de hiç inanmayarak(!)

Pazar, Aralık 23, 2012

geceye





zamanı geriye alma şansım olsaydı keşke.
böyle bir şansım yok onun için belli ki yazı ilk cümlede bitti.
ama biliyorsun ben hayal etmeyi çok severim, 'yok'a inanmayı, 'boş' olana çabalamayı.
ya da şey; bilir misin artık?
belki de bilmezsin evet, unutmuşsundur muhtemelen.
bende unutuyorum artık yavaş yavaş.
ezberlediğim doğrular ve yanında gördüğüm her suret böyle olmamı öğütledi çünkü.
bedenime yerleşen bu kimlik artık öyle oturdu ki üstüme, istesem de kalkmıyor.
ben büyüdüm.
istemesem de büyüdüm artık.
biz büyüdük;
ve sen artık ne yazdıklarımda, ne çizdiklerimde varsın.
hayal etmek bile öyle güç ki artık.
herşey aynı masumiyetiyle kalsın ne çok isterdim.
ve evet zamanı geriye alma şansım olsaydı eğer
ne dersen de oradan ayrılmazdım(!)
canımı yakan her şeye rağmen.
yanımı yakan her acıya rağmen...

haklıydın çünkü sevme sebebim kendiliğinden değil sevildiğimi bilmemdendi.
tüm yanlışlara rağmen böylesine sevildiğimi bilmemdendi.
belki hiçbiriydi.
belki de sadece sen ve sakalların...

zaman tükeniyor.
büyüyoruz ve hiçbir şey geri alınmıyor.
ve zamanı geriye alma şansımız yok evet.
tıpkı her ay belki her hafta ertelenen göbek eritme sevdamız gibi rafa kalktı kavuşmalar da.

mevsim kış,
tıpkı çocukluğunun kışlarında olduğu gibi
soba başında beklerken sen
annenin sana aldığı çokoprensler gibi kalbini ısıtan
bir prensesinin olmasını diliyorum ben.

mutlu kal, en az düşlerimde olduğu kadar.

Cumartesi, Aralık 01, 2012

aldanmaca

belki yeri değil ama şurada bahsi geçen şahsın sonralarda manyak bir alkolik lezbiyen olduğunu görmüşlüğüm var. ben hayata neremle bakıyorum bilmiyorum herşey yeşil, herşey mavi, herşey pembe; oysa en gerçek hali ya siyah ya gri beyaz sadece siyahın tonunu açıyor o kadar. insanlar nefretlik, insanlık beter. beni benden ettiler.

what's next?

gözlerim kırmızı ve şişik, yarım yamalak uyku ve uzunca ağlama krizleri sonrası tipik haller. bu hallere neden olan vakalara bünye alışık olsa da can sıkıcı durumlar işte.canın sıkılmaması gerektiği bilinse de , her bilinen hal o hali yaşamaya değil engel.
az önce üzerimdeki sarı battaniyeyi ayaklarıma doğru uzatırken annemi hatırladım. ben 8 yaşındaydım annem benim yaşımdayken oysa ben daha tüm bu sorumluluklara girmeden dahi 8-10 yaşlarında bir ordu büyütüyormuşum gibi yorgunum ve sabrım bir o kadar sınanmış sanki. o da şimdilerde hırkasız gezmez sırtı üşümesin diye, battaniye eksik etmez ayaklarından, ben de. yani boşuna doğmadan kocamışsın demiyor ya kadın bana zaten.
zaman çılgınlar gibi ilerlerken aklımdan geçen tek şey var : 'ben buraya ait değilim!'
Değilim çünkü benim aklım hala saf işliyor, değilim çünkü ben hala başkalarını üzmektense kendim üzülür, ağlar zırlar unuturum kafasındayım, değilim çünkü ben planla değil duygularımla yön veririm kalbime HALA(!)
az kaldı biliyorum. birşeyler neticelenecek. hangi sonuçların nasıl yorumlanacağını şimdiden kestirmek mümkün değil elbette. ama bu neticeler bu kez ezber bozacak, bu kez rutin dışına çıkabilecek, bu kez bana beni hatırlatabilecek. bana daha benden, daha bana yakın, daha bana benzerler barındıracak içinde. bu çözüm 'başkası' için değil 'benim' için olacak. ve daha fazla zaman almayacak. şimdi sadece sustum ve bekliyorum. sessiz çığlıklarımı da bir müddet daha kendime saklıyorum. kızıyorum evet böyle ucuz bir hayatın içinde olmuş olmama, küfür edebilmeyi en çok şuan arzu ederdim evet ama yine sihirli kelimeyi kendime hatırlatıyor ve 'SABIR' diyorum.
iyi geceler.

P.S: uyumadan önce iyi gider buyrun bakalım

Pazar, Kasım 18, 2012

Bu sabah...



Beni dinlemek zorunda değilsin elbette.
Ama ne güzel olurdu dinleyebilseydin.
Mutluyum senin adına, umarım herşey yolunda gidiyordur.
'Göründüğü gibi olmadığını' söyleyip kızmaya kalkarsın şimdi;azarlamakla karışık.
İlginçtir hiç utanmam. İlginçtirden de ziyade alışkanlıktır belki de.
Yaslanacak omuz aramak zordur elbette.
Bulmuş olmanın verdiği mayışıklığı bile izlemek güzel.
Bir pazar şarkısı seçme şansım olsaydı sana o da bu olurdu.
Kutlu ve mutlu olsun.
Herşey hep gönlünce olsun.

Cuma, Kasım 09, 2012

ne yani?



Beklemek fiili de alışılageldi.
Ama bir de neyi, neden beklediğimizi bilsek.

Perşembe, Kasım 08, 2012

basit

iç sesim sana diyecek birkaç sözüm var.
öncelikle zıkkımın kökü.
sonracıma; ne kadar da arsızsın.
dahası yeniden zıkkımın kökü.
en son olarak ise ya otur ödevine bak, ya da kalk zıbar yat.

ready to go ama işte...



gebersem de söylemeyeceğim artık kimseye seni.
senden bahsetmek çoğaltmakmış çarpanlarınla çarparak yine seni sanki.
yok yok sankilikten öte; öyle. öylenin ta kendisi.
'hayat kısa, kuşlar uçuyor.'
ikimizin gökyüzü de şuan ağlıyor.
öyleyse bu hüzün gereksiz.
bu kadar ortak nokta varken;
güzelliğine içelim, mutluluk daha erken.

Çarşamba, Kasım 07, 2012

görecek günler var daha

vıcık vıcıklık nefretliktir.
gelip geçicidir.
biter, tükenir.
iyi değildir,hiç olmayacaktır.
tecrübeyle sabittir.

Salı, Kasım 06, 2012

hep aynı nakarat

Hayat ne çok süprize gebe.
Ve zaman ne kadar da çabuk geçiyor aslında dilde değil sadece özde de.
Ergenlik dönemlerim diye isimlendirdiğim dönemin bir tık ötesine gelebilmek için o yaşımın 1/3'ünü yeniden yaşamak durumunda kaldım;oldum 27.
Daha dün 15 idim oysa boyum az daha uzasa ya diyordum.
17 idim,mutluydum bir Teoman şarkısı benden bahsediyor diye.
Reşit oldum sonunda, büyüdüm 18 idim.
2 ile başlayan ilk yaşımdın 20.
Aşık oldum seninle 21.
Kalbim yandı eridim bittim 22.
Küllerimden doğdum,çokça sevildim 23.
Son 4 yıla gelince. Size ne bir başlık koyabiliyorum ne de böyle bir cümleyle özetleyebiliyorum.
Büyüdüm, büyüdüm,büyüdüm.
Kabullendim. Öğrendim. Sabrettim.
Ediyorum, bekliyorum.
Hayat senden çok şey beklemiyorum.
Kaldı ki bu saatten sonra olsa da olur olmasa da inan.
Kalbim atıyor ya hızlı hızlı olsun sen boşver beni.
Beni bilirsin hep böyleydim.
Olur olmadık doluyor ya gözlerim.
Sen kulak asma.
Beni bilirsin hep duygusaldım.
Öyle olmasaydım, hiç bu kadar yanar mıydım.
Ben en çok sevmeyi, sevilmeyi sevdim hayat.
Gerisi boş, gerisi bayat...

Pazartesi, Kasım 05, 2012

hepimiz

zamanın birinde aynı evi paylaştığım, tez zamanda kaynaştığım bir zat-ı muhterem vardı. kötü zamanlarımdı, bazen beni anlıyor, bazense anlıyor gibi yapıyordu. beni gereksiz fazla seviyordu anlamıyordum sebebini. hayatımda ilk kez bir arkadaşım üşüyorum diye ayacıklarımı ovuyordu üşüdüğüm akşamlarda, başım ağrıdığında viksle masaj yapıyordu falan. gecenin bir yarısı elinde tostla odamın kapısı çalıp o zamanlar hoyratça ve yalnız takılmalarıma sevecen tavırlarıyla son vermeye çalışıyordu. hayatta hiçbir hamlemiz, yaşam tarzımız, görüşümüz, zevklerimiz zerre uyuşmasa da kardeş belledim böyle hemencik kendisini bende. çok ağlaktım o dönem. üzülüyordu belli ki, hem seviyordu da beni. neyse bir sevgilim oldu, sevgilimi ortak kullanalım istiyor gibiydi. gidilecek yerlere, takılacak ortamlara o karar veriyordu;sinirleniyordum. bir de kıskanıyordum elbette,anlamaya çalışıyordum. ne yapmaya çalışıyordu falan. derken tez zamanda bittiilişki; zaten biraz onun biraz benim biraz da hepimizin mallıklardından.
gün geldi, devran döndü,uzaklara gittim. ömürlük yarimi buldum. döndüm, daha tanışma aşamasında yine bir yakınlık falan dedim bu kez olmaz.mesafe koydum. uzaklaştık, tavır aldık ve evleri ayırdık sonunda. küsmedik elbet ama eskisi gibi iyi de değildik. zaman geçti, sevgilisi oldu. bir gün baktım panter emel oluvermiş. bir o var, bir de yari. yaa dedim nasılmış? demedim tabii ama umarım beni anlıyordur dedim. çok sevdi onu.uzunca bi dönemdi.sene itibariyle 5 yıl olmuş olabilir zaar belki daha da fazla. yıllar sonra siktiriboktan sebeplerle benimle görüşmek istemediğini yazdı. sms yoluylan.tam ergenlikti yaşananlar anlayacağınız. iyi dedim sen bilirsin. az önce yüz kitabında gördüm aldatılmış, ayrılmış. koca koca da yazmış ben büyüdüm gibi o hala ergen. neyse pek garip geldi. onu tanıdığım ilk günlerde ağzımdan onun duvarına yazdığına benzer cümleler çıkardı hep. insanın aylardır gözünün içine baka baka.sevdiğini söyleye söyleye aldatııldığını öğrenmesi çok ama çok kötü bir duygu..emeğime,geçen senelerime,hayallerime,sevgime yazık ettin .sevmediğim yalanlar,gözümün önünde bitti...yazık oldu çok yazık...tek duam allahından bullursun inşallah!!!!tek tesellim de bunu görmek ve öğrenmek oldu..sana bundan sonra edeceğim tek dua önümdeki seneleri bana yalansız ,dolansız bahşetmiş olman...!!!! neyse öyle işte. yani sanki herkesin farklı yerlerde benzer hikayeleri var gibi. sanki herkes ben gibi, sen gibi.

Pazartesi, Ekim 29, 2012

Ne Mutlu TÜRKÜM Diyene

Tadından yenmez bir bayram yaşadığım için yayında ve yapımda emeği geçen herkese teşekkürlerimi bir borç bilirim. Hiç unutulmayacak anıları içinde barındıran bu özel ve güzel günlerden bir sonraki yazımda bahsedeceğimdir.

Muğla'dan dönerken Aydın'da hem soluklandık, hem de biraz şehri dolaştık. Böylelikle kutlamalara da yine Aydın Merkez'de tanıklık ettik, güzel ve duygulu anlar yaşadık.

Baba omzundan sabahın erken saatlerinde milli bayram kutlamalarına katılmışlığım yok benim. Böyle hikayeleri de gıpta ile dinlerim. Ama elbette bende öğrenci oldum, bende öğretmenlerimin eşliğinde gösteriler hazırladım, stadlarda şiirler okudum, elimden bayrağımı eksik etmedim. Hem milli, hem dini bayramlarımızı hem çocukluğumda hem gençliğimde iliklerime kadar hissederek yaşadım.

Oysa artık herşey sanal! Hiç evden çıkmayan insanlar, birbirinin yüzüne bile bakmayan nesil sabah kahvaltılarının ardından facebook sayfalarının kapaklarını bayraklarla donatıp, yaşasın cumhuriyet nidaları atmaya başladılar. Tıpkı bundan 1 gün önce sona eren dini bayramımızda kimseyi arayıp sormaksızın sadece duvarlarına nerede eski bayramlar temalı göndermeler yaptıkları gibi.

Devletim, milletim, arkadaşlarım,eşim, dostum ve hatta bizatihi kendim. Ne kadar ruhsuzlaşıyoruz, ne kadar da bencilleşiyoruz, nasıl da asosyalleşiyoruz, kimliksiz ve sanal birer varlık oluveriyoruz.

Artık gözlerim doluyor aşkla, sevgiyle, inançla,bir kati hedefle,özgüvenle yumruklarını sıkarak kendine dayatılanı değil, kendi istediğini yaşayanları görünce. Neden hepimiz sadece 'insan' olmuyoruz, neden 'paylaşmayı' bilmiyoruz, neden 'bayramlarımızı' dahi işkence haline getiriyoruz. Biz böyle mi millet olacağız, biz böyle de zorluklarla başa çıkacağız, böyle mi tek yürek olacağız!

Aşağıdaki kareler bugün Aydın merkezde tarafımca çekilmiştir. Ben bugün orada herhangi bir siyasi kaygı, prim meselesi taşımaksızın pusetinde bebeği, sırtında bayrağı, üzerinde milli değerlerimizi barındıran kıyafetiyle kutlamalara katılanları, saygıyla ve sessizce dağılan ve bunu kimse için değil kendi için yapanları takdir ediyorum. Kıyısından köşesinden bir katkım olabildiyse ne ala. Bizi biz yapan Atatürk'ümüz, bayrağımız,inançlarımız, dini milli tüm bayramlarımız, yaşlılarımız, marşlarımız,değerlerimiz, adetlerimiz, törelerimiz. Tüm bunları doyasıya yaşayalım, unutmayalım, unutturmayalım.










Çarşamba, Ekim 24, 2012

yalnızlık güzeldir

şuan evde dua yoluyla iskinin binamıza su iletmesini bekliyorum. tatil öncesi yıkanmamış çamaşırları yıkayacak, evi bir güzel silecek üzerine de kahve yapıp içecek idim. malum bahse konu işlemlerin hiç biri susuz sabunsuz olmuyor. bekliyorum. beklerken sinirden şişiyorum. camları ev hava alsın diye açtım.aldı alacağını ama nedense ısrarla kapatmıyorum. çok acıktım sabahtan bu yana bir bardak meyve suyu içmişliği, 10 tane çubuk kraker yemişliğim var. ben ise uzaktan bağlantım sayesinde işe gitmesem de işim için çalışıyorum. hasta mıyım neyim? peki ya diplomamı evraklar arasında göndermeyi unuttuğum kurum beni başarım dolayısıyla mülakatına davet etme konusunda devamlılığı sağlayacak mı yoksa bana ne az daha dikkatli olsaydın bu da sana kapak olsun mu diyecek? tüm bunların yanıtı bayramdan sonra anacığımmm. hadi bakalım beklemeye devam.

bitmez

şimdi bugün yalnızım ve iş yapmak durumundayım ya , sürekli yazmak geliyor içimden. ya yazmak ya hiç susmadan konuşmak. ikinci seçeneği değerlendirmek adına bir telefon görüşmesi yaptım bir saat önce 45 dakikacık. konuşmanın sonunda çok yoruldum dedim ve kapattım. karşımdaki benden daha stresli olması gereken kardeş kişisi gıkını çıkaramadı ara ara hışkırıklarla ara ara da kahkahalarla bölünen bu tek taraflı sohbete.
şimdi bana ne iyi gelirdi biliyor musun? koca sinema salonu, bir ben, akşama kadar hiç kalkmaksızın ardı ardına üçlemeler dörtlemeler allah ne verdiyse. sonra kendimi kaybetmek ve sonra kendimden vazgeçmek hayali kahramanlar uğruna.
başka da birşey istemem. zira yarın tatil denilen evrene kanat çırpacağım ama henüz valiz hazırlanmamış ve zerre ütü yapılmamıştır.
yarın bayrammış gibi değil hiç. keşke dedem, anneannem yaşıyor olsaydı.
yarın bayrammış gibi değil hiç. keşke 'baba' olmadan çocuk yapma şansım olaydı meryem misali.
yarın bayrammış gibi değil hiç. keşke...

bayram arefesinde


Zeki Müren şarkıları eşliğinde kurban bayramı arefesi yaşıyorum. Üzüntüm zavallı hayvanların kesilecek olmasından değil elbette, üzülsem de bu bir ibadet yapacak birşey yok çünkü en nihayetinde. Son zamanlarda hiçbir tabiat olayına tek başıma ve kimsenin tesiri altında kalmaksızın müdahalem söz konusu olmadı, olamadı. Şu çok ta uzun olmayan ama yine de azımsanamayacak yıllara tanıklık eden 27 yıllık ömrümde madden tek beden soluk almama rağmen ruhen bir yerlere zincirlendiğim zaman dilimlerinin yoğunluğu hiç bu kadar boğmadıydı ya beni. Ondan sanıyorum ara ara nefes alırken tıkanmışlıklarım. Neyse yine de alınmış derslerim var, kaba taslak sıralayalım;

* Sokakta bulduğun her kedi köpek ve türevi canlıyı sahiplenme,sonra elinden gidince acıdan geberirsin. Zira son 2.5 aydır tutup kolundan her veterinere götürdüğüm yavruya bakmak niyetiyle yola çıkıp hem onu hem de kendi fikirlerimi yarı yolda bırakmak zorunda kaldım. Burada mevzunun son aşamasında yukarıda bahsi geçen zincirlerin etkisi büyüktür. Bu bir bahane değil inanın. Bir evde bir kişiden fazla insan yaşıyor ise ve sadece bir kişinin aldığı bir karar varsa ortalıkta, kalan kişi ve kişilerin konuşma yoğunluğu, soktuğu lafların küçüklü büyüklü bir taraflarınızı yarması vs. gibi durumlar birleşip ağzınıza topyekün sıçabiliyor. Bu durumda elinizde kalan kalp kırıklığı ve kalp kırıklığı ve de en büyüğünden yürek sancısı oluyor.

*Birden fazla sıfatı tek bir çatı altında toplama. Daha da açmak gerekirse, işte sorumluluk sahibi çalışan, okulda yığınla ödevi olan öğrenci, evde temizlik yapmak zorunda olan bir eş, yolda annelik yapmak durumunda kaldığın sokak gönüllüsü, en zorlusundan ise evlenmesine az zaman kalmış bir kardeşin ablası olma. Hepsi kendi elinde olmasa da ya zorunluluklardan kurtul, ya gönüllülük gerektirenlerden feragat et bir süre. Yoksa hapı yuttun demektir.

*Eğer çokça zaman sonra kaderini değiştirebilecek bir sınavın ilk aşamasını geçmiş isen ikincisinden senden sadece teyit amaçlı gereksiz belge isteniyorsa bu belgenin gönderimini son zamana bırakma. Aksi halde forumları okurken bunlar benden istenmedi özel miyim neyim diye rüyalara dalmanın ardından gelen maili bir kez daha açık zihinle okuyup gerçekle karşılaşmak beyin uyuşukluğuna yol açabilir.

*Ömrünün kalanını etkileyecek bir karar varsa ortalıkta, kimsenin tesiri altında kalma. Aciliyeti yok diye düşün, uzun düşün, ince düşün ama unutma ki her insanın yiğit olma durumlarından bağımsız yoğurt yiyişinin farklılığı gibi hayatı yorumlama ve yaşama şekli de farklı olabilir elbette ki. Kabullen!

*Hepsinden önemlisi, herkes şanslı doğmuyor unutma. Kaderini sev, onunla barış. Seni çukura ittikçe sırıt ki ona, çıkmak için yardım isterken yüzün olsun. Hep sövdüğün bir adamdan yardım isteyemezsin.

Gitmeden armağanım olsun buyurun buradan alalım dostlar

Cumartesi, Eylül 29, 2012

Eylül sonu, Ekim başı


Yarın sona eriyor Eylül. Oysaki öylece geçip gitmeyeceğini, beni daha fazla sevindireceğini düşünmüştüm. Sonbaharın turuncuya çalan yaprak renginden midir nedir sevilir Eylül çokça bilirim. Lakin benim için aynı önemli oluşunu doğduğum ay olmasına bağlıyorum. Annem ne der bu işe bilinmez.(Bu sene kutlamadığı için belki dedim başka bir ayda doğmuşumdur:p)


 


Bu sene ne güzel bir Eylül 19 geçirdim ben yea! Hatta o hafta büsbütün ne güzeldi. Yine yeniden doğasım geldi. Ağzım açıktı en kocamanından. Meğersem değer görmek cidden hoş birşeymiş, güzel birşeymiş. İyi ki böyle ünlü bir isim olmamışım ben. Şımarıklık hastalığına yakalanırdım o vakit ya da mutluluk hastalığı olsun o en yumuşatılmışından.








 
Böyle sabahın ilk ışıklarında gelen aramalar, gün içinde masamdaki çiçekler sonra çikolatalar, ardı arkası kesilmeyen hediye paketleri. Sonra yine sayısız pastalarda mum üflemeler. Akşam tam bitti güzellikler derken telefonda bir dost sesinin geliyorum oraya demesi ve leziz bir pastaya ortak olmak. Eve varmak ve kardeş pastası yemek bu kez. Ay yaa gerçekten çok mutlu oldum ben. Nice doğum dönümlerim böyle güzel geçsin inşallah! Dostlarla, sevenlerle, sevdiceklerle...

Çarşamba, Eylül 12, 2012

işler güçler

ben daha ikinci postumu yazamadım ama günler pervasızca ilerlemekte. ne bariyer var önünde ne de ona benzer başka bir engel. eylül denilen bu güzelim ayı da başıboş geçireyazdık. üzülüyorum ağalar beyler ne diyeyim.

pazar günü yürüdüm cidden. çok da güzel yol fotoğrafları çektim ammaaa şimdik evde olmadığımdan paylaşamıyorum :(  göl mis gibiydi, hamaklar vardı ağaçlarda, aileler erkenden konuşlanmıştı masalara bu mis gibi havada bir başıma ne yapıyorum dedim kendi kendime bir ara. sonra geçti.

haftanın üç günü geride kaldı ve hiçbirşey anlamadım. anlamıyorum hem de bu gidişat hiçbir zaman anlamayazaaksın diyor sanki. her günüm aynı zırvalıkların kurbanı oluyor. sanırım ömür boyu müebbet yeseydim daha verimli dakikalarım olabilirdi hem kendi adıma hem de insanlık adına. şimdi yaptığım işler ise ne benim için yarım adım ne de insanlık için çeyrek. yuvarlanıp gitmece işte.

cuma yolcudur abbas bağlasan durmaz, check inimi yaparım puanımı da kaparım üstelik.
erzincan'dan kardeşim gelmiş, üçledik yalnızlar grubunu birbirimize şarkı armağan edip duruyoruz şu saat diliminde.

saygılar sevgiler.



Pazar, Eylül 09, 2012

yalnız geçen bir pazar daha

Tuhaf olan günün 'pazar' olması, pazarın da 'tatil' anlamı taşıması değil elbette; benim bu anlamlı günde saat 6.30'da kalkmış olmam. Aradan geçen 2 saat boyunca da New Girl, ardından The O.C izleme çabalarım. Uykumun olmaması. Yarına hazır hissetmemem de cabası.

Sanırım bir takım ev işi yapmam gerek. Dağınık ya da pis görünen çok fazla şey yok aslında. Ama elbette bu ilk bakışta. Derine indiğimizde yapılası pek çok uğraş çıkar güne. Hem bu uğraşlarla uğraşmak hem şuan çıkıp göl kıyısında kimse yokken sadece koşmak(beceremediğim noktada yürümek eylemi daha cazip gelebilir) hem de kankalarla takılmak istiyorum. Üstelik 'kankalar' kısmı da muallak bir konu diğer pek çok şeyin muallaklığı gibi.

Bir yandan hazırlamam gereken bir skeç ve video var, diğer yandan Beren Saat'ten hazzetmesem de çıkıp yanıbaşımdaki AVM'de bir başıma Cesur izlemek istiyorum.

Çoktandır yazmak istediklerim var, ama tıpkı diğer yapmak istediklerim gibi yazı yazmayı da öteliyor, erteliyorum.

İzmir zamanları geride kaldı. Yeniden bıraktığım yerden devam ediyorum. Kürkçü dükkanını özlemedim diyemem, yine de özlemim bir haftada sona erebiliyor. Yakında okul başlayacak.Buna hazır değilim. Hiç olamayacağım da.

Yeni bir üniversitem var artık. Plato Meslek Yüksekokulu'nun 2012-2013 sezonunda bilmem kaç olan öğrenci numaralı formamla.





Tam da şuanda karar verdim. Tek bir şarkıyla gidiyorum göl kenarına.


işte budur Şarkımız da...

Şimdilik hoşçakal dünya.

Cuma, Ağustos 31, 2012

bu sabah


Bu sabah dün akşam yaptıklarım için kızdım kendime.
Söz verdiğim, ant içtiğim halde beceremediğim vaadlerimi düşündüm.
Tüm bunların hepsi kendi hesaplaşmalarımdı, kimsenin ne haberi vardı, ne de umrundaydı.

Bu sabah ağladım ağır ağır ve aynaya baktım uzun uzun. Yine söz verdim ve yine yutkundum sözlerimi yerine getiremeyecek oluşumun verdiği acıyla.

Altınkum güzeldi oysaki.

Ufuk çizgisine gönderdiğimiz şişme deniz yatağımızın kalbimize yüklediği derin kedere ve hüzne inat, akşam olunca gün içinde yaptığımız aktivitelerin yorgunluğuyla gözlerimizi umutla kapatabilmiştik neyseki.

Yine rüyalar gördüm olur olmadık. Zihnimin oyunlarına yenik düştüm ve ezildim benliğimin kendi gözlerim önünde yenik düşmesine. Ben ki ahkamlar keserdim olur olmadık müptelalık yaratan her halta ben ki sinirle küfürler savururdum en çok kendine yenik düşene.

Düştüm işte, bir kez daha.
Ama bu sabah söz verdim kendime.
Günlerdir konuşulan bir Nil Karaibrahimgil yazısı okudum (ki buradadır kendisi merak edene)
Sonra dedim ne haklısın be Nil, keşke olmasaydın ama öylesin işte.
Ben bir daha bu tarihte, yazın son günlerinde bu biçimde, burada olabilecek miyim?
Belki de bir yedi yıl sonra da bugünü özleyeceğim?

Bokum gibisin aşk. Geldiğinde hem karın ağrıtıyor, hem de acı çektiriyorsun.
Ama dedim ya sözlerim var benim kendime.
Tutacağım bu kez öncekilerin aksine.

Çarşamba, Ağustos 29, 2012

Sevmek Zamanı -Time to Love





burada öyle güzel bir anlatımla ortaya konulmuş ki film; üzerine çok fazla laf düşmez bana.

Diyeceğim sadece şudur ki; Halil'in cümleleri keskinliği ve netliği kadar öyle gerçek ki aslında, o zaman da bu zaman da. aşkın zamanı var mıdır bilemem elbette ama zihindeki yani suretteki aşkın yerini gerçek aldığında gelsin tantanalar gitsin yalanlar dolanlar. Adam haklı yani beyler.

Vakti zamanında çokça sevdiğimi yıllar sonra anlayacağım bir arkadaşım birine şöyle demişti
-'Kusura bakma ama inanmıyorum bu söylediklerine, insan iki cümle bir fotoğrafa nasıl aşık olur ki?'

Cevap hazırdı:

-'Eminim ben kendimden, izin verirse kanıtlayacağım bunu ona da. Hem bir hikaye okumuştum bir adam fotoğrafa aşık olup idam edilmişti' ...(hikayeyi hatırlamıyorum şimdi).

Arkadaşım inanmadı yine de; ne hikayeden önce, ne de sonra. Haklıydı üstelik, aşk ete kemiğe büründüğünde can yakardı. İnananın canı sağolsun.

Geçenlerde bir cümle okudum da pek hoşuma gitti. 'Yanmaz kumaşı bulan insanoğlu, keşfedemeyecek hiçbir zaman yanmayacak kalbi.'

Alev alev yanan kalpler mi, sonsuz sevgiyle kilitlenmiş huzurlu gönüller mi?
Bilemedim hangisi doğru, hangisi tercih sebebi.

Sevgiler.

Pazartesi, Ağustos 27, 2012

Mat Kearney - Dancing In The Dark




ve evet midem yanıyor. canımın yandığı kadar değil elbette. asıl garip olan tüm bunların hiçbir sebebinin olmaması. bekliyorum hala. canım da yansa, içim de acısa. sadece bekliyorum, bir tek benle başbaşa.

Pazartesi, Ağustos 06, 2012

bir haftasonunu daha geride bırakırken

sahur saatini haber eden davulun sesine komşunun bilmem hangi oyununun sesi eşlik ederken uykusuzluğun son demlerini yaşamayı umuyorum. zira sabah kalkamayacağımın şimdiden ayırdındayım.

gün ne uzun geldi bana. sanırım ramazan sebebiyle öğün sayısının azalmasının büyük payı var bu durumda. hafta sonu saatler süren kahvaltı keyfi ve yine saatler süren ikindi saati atıştırmalarının eksikliği zamandan tasarrufa neden olmuşken bu büyük boşlukları temizlik faaliyetiyle dolduruverdik.
bir araba temizlemişim camdan sarkan üçlü priz sayesinde elektrik süpürgesi ve yine hortum ile uzanan sınırsız su eşliğinde sormayın. Elbette Ümit'in katkısı büyük ama yine de kendimle gurur duymaktayım.

sanıyorum şuan 'apaçii müziği' eşliğinde sahura hazırlanan komşularım da mevcut. neyse bu konumuz dışında küçük bir detay elbette. bu bitmeyen gün ve geceye geçen yıl aldığım ve bir türlü kullanma fırsatı bulamadığım boyayı kendimce kullanma kararım da eşlik etti. yıllar var ki kendi kendime boya yapmışlığım yok lakin ikidir 'yapabilirsin' teşviğimle gerçekleşen nostaljik ataklarım sonucu başarmaktayım. bir önceki denemeye nazaran başarısız sonuçlanan bu geceki deneyimde benim kafamın arkasına ulaşamama problemim yanımda cimri boyacıların maliyeti kısmak amaçlı uygulama için güzelim fırçalı kutu koymamasının da büyük payı var. her zaman kullandığım boyanın içinden çıkan eşantiyon saydığım onca alet edevat ne gerekli şeylermiş meğersem.




neyseki K.K.K'nın tarafımıza naçizane hediyesi olan Difaş marka diş fırçası yardımıma yetişti. Ümit kendisini askerlik hatırası olarak saklamayı tercih eder miydi bilemedim ama artık öyle bir ihtimal kalmış değil.
















boya aşağıdaki rengin kısmi olarak sunumunu bile saç görselime katmadığı gibi, başarısız bu girişimim sayesinde saçımın arka kısımları ön kısmından bağımsız bir kimlik kazandı. hayırlısı olsun bakalım.

tatil öncesi hiç hoş olmadı bu durum:(























madem bir marka fotoğrafı yer aldı bu yazımızda dışarıdan gelen ses ile irkildiğim şu son saniyelerimde dünyanın bilmem kaçıncı harikasını da tanıştırmak isterim sizinle. kendisi başarısız aseton markalarına olan mecburiyetimi ortadan kaldırdığı için bir teşekkür borçluyum sevgili üreticilerine.



neyse ayacıklarıma sürdüğüm ojelerim kurudu sanıyorum. ben mutfağın yolunu tutayım saatlerimiz 3.14'ü gösterirken.

mis gibi bir pazartesi diliyorum kendime ve yeryüzünde güzellikleri hak eden tüm canlılara.

son cümlelerimi kurarken fizy nostalji moodunda beni uğurlayan şarkıyı da paylaşmadan edemeyeceğim. buyrun bakalım

e hadi ben kaçtım madem.

Pazar, Temmuz 22, 2012

Kıyıköy mü?

Geçen hafta sonu İstanbul yakınlarında bir yer baktık, denizi güzelimsi, ortamı bereketli. netten okudum hafifi, Kıyıköy'de karar kıldık. Kırklareli iline bağlı, Saray ve Vize'yi geçtikten sonra kıyı da kalmış bir köy kendisi. Yolu Avcılar'dan 2 saat sürdü otobandan. Silivri'den de biraz daha seyirli ve uzun bir yol tercih edilebilir.
Kıyıköy'de nehir, çay arası bir akıntı var, içinde küçük deniz bisikletleri ve kayıklar olan. 1.5 saat için 30 TL vererek kiralanabiliyor. Bunun dışında bariz olan 2 plajı var. Biri ücretsiz ve diğerine nazaran pislik oranı daha yüksek. Diğeri ise belediye plajı ve giriş 5 TL araçla. Bir bakıp çıkacağım yok. Sahilin tepesinde belediye görevlilileri sahile gitmesen de niyet etmiş olmana da alıyor o ücreti. Aşağı doğru ilerledikçe sağlı sollu x pansiyon, y kamp alanı diye yazılar çıkmaya başlıyor oradan buradan. Hayatımda görüp görebileceğim en çirkin, pis, en sevimsiz kamp alanları. Başıboş ve kalabalık. Çoğunun ışıklandırması yok. Ölsen kimsenin haberi yok, çoğunda wc dahi ekstra ücretli, kiralayacağın masa, şemsiye de keza öyle.
Profesyonel bir kampçı olmasam da pek çok kamp alanında kalmışlığım var ancak bu kadar irite edenini ilk kez gördüm. Sana sadece ne kadar para bırakacaksın diye bakıyor adam. Ticarette her daim bu vardır elbet ama aşikar olması ağzına gözüne dalma hissi uyandırıyor adamda.
Neyse biz hemen girişte sağda bir büfenin yanındaki çadır alanına konuşlandık. Kendi çadırını kurmak 15 TL ancak çadır dediysem maksimum 1.5 kişilik çadır alanı var ağaçların arasında. Onlarınkini kiralamak 40 TL. Kendi çadırını kurarsan masa +15 TL olarak işleniyor hanene. Onlarınkini kiralarsan ücretsiz yani anacığım aynı ücrete tabii oluyorsun.
WC denilen işkence alanında çekilen sifon ile birlikte uçuşan dışkıların ayaklarını sıyırıp geçmesi, 'ulan eğlence kabinini' mi burası demene neden olmuyor değil.
Kampta su yok! Duş yok! Mutfak alanı yok! Elektrik ortak alanda üçlü priz halinde, onu kullanmaya yeltendiğinde de fena bakışlara maruz kalıyorsun!
Gelelim ortama; elbette o da fena. Beynimizi infilak ettirecek kadar karışık ve bir o kadar etnik kökenli müzikler daimi son ses. Sağımızda romanlar göbek atarken, solumuzda gençlik Ahmet Kaya ile kendinden geçiyor. Bir yandan semah türküleri, diğer yandan Lady Gaga. Rabbim sana geliyorum diyordum ki elbette Demet Akalın imdadıma yetişti:p
Gece kurduğumuz hamağı kaldırmayalım dedik bir müddet sonra 3 çocuk abanarak yere boca edecekken zor kurtardık.
Şimdi en önemli mevzu deniz. Aslında plaj ve su fena değil. Lakin zaman zaman pek dalgalı olabiliyormuş. Biz gittiğimizde çok fazla dalga yoktu ancak bir günde dahi bu durum değişebiliyormuş.
Tabii ki oldukça kalabalık ve abazan nüfusu %70. Denizde kazak giymiş erkek görmeyince korkmaya başlıyorsun bir müddet sonra. Nerede kalmışlar diye. Biri diğerinin sırtında yüzen erkek modeli, ikili diğer ikiliyi sırtlamış güreşe giren erkek modeli, elinde çocuk botuyla kafanı yaracak kadar şiddetle ani çarpma eylemi gösteren erkek modeli. Doğru düzgün birkaç birey vardı diyebilirim.
Duş alanlarında yine aynı seviyesizlik ve pislik devam ediyor.
Sorduğum her 5 adamın 3'ünün sevdiği ve gittiği bu yer hiç bize göre değildi kıssadan hisse.
Şahsen hiç tavsiye etmiyorum. Köyde de sevimli hiçbir yan yok. Gitmeyin, götürtmeyin anacımmm.

Şimdi benim aksime gittiği mavilikten oldukça zevk alan birinin ağzından dökülen mısralarla sizi başbaşa bırakıyorum.buyrun bakalım

Cuma, Temmuz 20, 2012

düşlü geceler





anlamsız geceler, anlamsız sabahlar içindeyim. kendim en büyük anlamsızlık zaten şu sıralar yeryüzündeki. 

yeni keşfim var son zamanlarda; 'çevre' insanı rezil de eder, vezir de. bir de tüm bunların yanında anlamlı da kılar varlığını ama aksine içine edebilir de. 

hayatım boyunca olduğum olabileceğim en basit, en şuursuz, en manasız ve amaçsız çevre içindeyim ey insanlık. kurtulmak için bok çukurunda cebelleşiyorum, bazense uzanıp sırt üstü bok çukurunu bile aydınlatan güneşin tadını çıkarıyorum. ne olacak yani diyorum, yüzsen de bir, boğulsan da. kim için değişecek günler, kim için aydınlanacak, kim için kararacak ya da tüm bunlar kimi ne kadar ırgalayacak?

bazense bunları bile düşünmeye kalmıyor mecalim. uyuyorum sadece, düşünmeden ve irdelemeden. eve geliyorum bir iki cümle okuyorum, dizimag'den birkaç bölüm izliyorum ve uyu diyorum kendime.
uyu ve dinlen, düşünme. nasılsa hiçbir zihin değişmeyecek, nasılsa herkes kendini haklı görecek. nasılsa uçkur davasına yalanlar söylenecek, rekabet davasına çirkefleşilecek. sen uyu en iyisi, uyu ve düşünme. 

düşlü yalanlar, gerçek yalanlardan daha masum. daha beklentisizsin sen ve o daha sade. oysa hayat şu sıralar bin bilinmeyenli bir sahne

Perşembe, Temmuz 12, 2012

Hayatın Provası Olmaz

Kaçırdığımız sabahlara ciddi bir özür borçluyuz
beraber uyanmadığımız bütün sabahlar
bir şey eksikti vardı yeryüzünün haberi
yanımızda başka bedenler 
aklımızda başka hayaller
ama aynı güneş aynı gökyüzü
ve sen büyürken kimselerin fark edemediği yerlerde
gözlerini anlamsızca dikerken en yükseklere
durmaksızın seni düşündüğümü söylemem doğru olmaz..

Ama günün başka kimselere anlamlı gelmeyen anlarında
bazen onu elli geçe mesela
bazen ikiye altı kala
çorabımın tekini ararken ya da
kaç yumurta kıracağımı düşünürken tavaya
mütemadiyen seni düşündüğümü söyleyebilirim.
Sevgilim denmez artık uzaktaki sevgiliye
sevgilim denmez çok ayıp ama sevdiğim diyebilirim
sevdiğim belli olmaz saçma sapan bir zamanda
bir çocuk gülüşünde ya da eski bir türk filminde
farkında bile olmadan aklına gelebilirim



Salı, Temmuz 10, 2012

bırak sırrın sana kalsın




kendine bile anlatamadıkların olur bazen. 
anlatsan da anlamlandıramayacaksındır ve bunu bilmek ve baştan pes etmeye iter seni. 


susar ve bu zayıflığının tadını çıkarmaya bakarsın. 
ayaklar altındasındır ama bundan haz bile alırsın.
bu senin sırrındır ve kimsenin bilmesine gerek yoktur. 
onlara farklı görünür çünkü öyle
olsun istersin.
sağ gösterip sol vurmak gibidir bu.
onlar sen üzülüyorsun sansa da sen kaybın verebileceği en büyük hazzı yaşayıp mutluluğun da dibine vuruyorsundur. 
oradan görünen bir saplantıdır oysa sen bunu bile bile yapıyor olmanın bilincinde sadece şimdilik böyle istiyorum dersin. 
böyle de devam etsin bir süre.
onlar ne diye isimlendirirse isimlendirsin, nasıl bakmak isterse baksın.
sen biliyorsundur gerçeği ve sırrına kimseyi ortak etmek istemezsin.

Cuma, Temmuz 06, 2012

son

yani şimdi herkes mi uyuyor? tabii ki hayır. peki kimin uyuyup kimin uyumadığı umrumda mı? tabii ki hayır? pencereden gelen sesler içimi ürpertiyor o kadar. ve o sesler bana boşluğu hatırlatıyor. herkes uyusa da, kimin uyuduğunu ya da uyumadığını bilsem de benim engel olamadığım, bizim engel olamadığımız o boşluk. aslında biz belki. belki eksiğimiz, belki fazlamız ama biz işte.
bir su şişesi iki bardak. ben şişeden içiyorum, diğerleri ne diye burada bilmiyorum. hangimiz uyuyor, hangimiz uyanık, hangimiz düş, hangimiz gerçek, hangisi doğru, hangisi yanlış.
evet yanlış. çoğumuzun diğerinin herhangi bir davranışını kendimize uygun bulmadığımızda sığındığımız yalan. aslında belki de hepimiz o yanlışları istiyoruz, belki değil istiyoruz işte bundan onlar yanlış. biz doğru olalım. böylelikle kimse dokunmaz, böylelikle zaman akar. biz doğru olalım ve yola koyulalım. yanlışlar zoru sevenler için biz kolaya konalım. 'canım' diyelim, herkes 'hayatımız' olsun, 'şekerlik' diye çağıralım ve öfke nöbetlerini susturalım. böyle olursa zaman akar, böyle olursa beden çürür. insan kendini asıl böyle acılı ölüme götürür.

Pazartesi, Temmuz 02, 2012

gece





bir hüzün kovan kuşu gelmiş gecesinin daha sonuna geldik. önce zuhal olcay ile hiçbiryerde'yi izledik ardından dram dağları tepesine konuverdik. dişler fırçalandı, kremler sürüldü. sabah işe gidecek olmanın yası kapanmak istemeyen gözlerime inmiş bir kere. neyleyim güzel geçen haftasonunu,o son pazartesiye bağlanacaksa. 


tüm camları kapattım, kapıyı kilitlediğime emin oldum. 
herkes kalsın sağlıcakla, uyanacak sabahımız var daha.

Pazar, Temmuz 01, 2012

fırıldak

ayrılık zor evet. üstelik sebepsizlerin acıttığı kadar acıtıyor sebepli olanlar.karmakarışığım, aşığım. en çok yaşamaya ama! iyisiyle kötüsüyle geçiyor zaman. biri gidiyor diğeri geliyor hayatlarımıza. ben de bazen biri bazense diğeri oluyorum çoğu için elbette. işte o tüm biri, diğeri olduğum zamanlarda güzel bir anı olabilmişsem ne ala. ama elbette öyle olmuyor maalesef her zaman. kimi zamanlar nefretlik oluyorum o anılarda, ne kötü hem ona, hem de bana.ayrılık kadar zor olansa, o ayrılığın ardından sana kalan yalnızlık. herşeyi oturup uzun uzun düşündüğün, yorumladığın kendince, acaba dediğin, eminim dediğin ya pişmanlık duyduğun o yalnızlık zamanlarında kafayı kırma ihtimalin de büyük üstelik. tam da şimdi o andayım. sessizlik, mum ışığı, pervane, yorgun düşmüş bir köpek yanıbaşımda. kalanların hepsi aklımda.

Cuma, Haziran 15, 2012

evde yalnız olmak ödümü patlatıyor...

Perşembe, Nisan 05, 2012

cennet




Kesinlikle Ahmet Enes versiyonu(!)

arayış

artık benim için 'ben' diye bir kavrama inanmadığım, düşler kurmadığım, gerçeğimle gerçekleri görerek yaşadığım kısır döngüler içinde boğuşmacalarım söz konusu. bir dakika sonrasında bile verebileceği tepkileri pek kestiremeyen, hayata olan kızgınlığını aniden gereksiz bir olayda tekrar tekrar yaşayan, hiçbir varlığa ya da canlıya 'çok'lu duygular besleyemeyen gereksiz bir insan kimliğine büründüm iyiden iyiye. kim değerli dersem gözümde varsa yoksa kendi olabilen, kalan tüm insanlığın hata gördüğünü o gerçekten isteyerek ve inanarak doğruya dönüştürebilen farklı olmaktan yanlış olsa da kendi olabilen kimlikler. bu kimliklerin yaş aralığı 25 gibi sona eriyor kanımca. ve yine ortalama 25 sonrası 'mantıklı' olmak gibi bir çelişki ile yaşamaya başlayan bireyin dilinden şu kelime düşmeyen bir gün dahi olmuyor 'SIKILDIM'. Keza haklı da. Çünkü artık mantıklı olmak, girdiğin tüm ortamda oraya 'uygun' olmaktan geçiyor, anında sıradanlaşabilmekten ve ortalama doğruları doğru kabul edebilmekten.
ama dedim ya benim artık gücüm yok, çektim beyaz bayrağımı çoktan gökyüzüne.
ilerliyorum dümdüz, kazara sağa sola yalpalamak bile korkunç derecede 'mantıksız' artık. bu tek düzelikten kurtulmanın zamanını da geçirdim kaldım kör kuyuda. bakalım birinin kovasına takılıp yukarı çıkabilecek miyim, aydınlık gökyüzüne çıplak gözlerle bakabilecek miyim?
ben olabilecek miyim?

Pazar, Mart 25, 2012

Nick Cave & the Bad Seeds - Into my arms




her ne kadar imkansız gibi görünse de beklentisiz olmakmış hayatı devamlı kılan. ya da mutluluğu mu demeliyim acaba. beklentisiz olunca insan gördüklerine üzülmezmiş;belki hafif kaldırarak kaşlarını şaşırmışlık katarmış ifadesine o kadar. canı acımaz olurmuş eskisi kadar, içi yanmaz, üzülse de çok acıtmazmış.
ben şimdi şaşırdım mı, üzüldüm mü bilmiyorum ama iyiki oldu,
herşey böyle daha güzel oldu, olacak; olmalı da!


'Seni seviyorum demek; ruhun ve bedenin bütün zerreleri zikre susamışken, söylenmezse ölmek demekti. Söylemem değildi mesele, söylemezsem ölmemdi.' Söyledim hiçbir şey değişmedi.

Şimdi kafamda 30 yıl sonramız var nedense, yine beklentisiz sadece tek bir isteğim olacak, umarım pişman olmayız, yaşayamadıklarımız için birbirimizi suçlamayız. Korkaklıklarımız için kızmayız birbirimize, umarım bir daha birbirimizi düşleyecek boşluklarımız olmaz. Beklentisiz, günü birlik hayatlara merhaba öyleyse, hoşgeldin sen de bahar.

Pazartesi, Mart 05, 2012

en çok ne zaman seviyorum seni biliyor musun hani göz altların hafif şişer biraz melankoliksen belki beni üzmüşsen. belki de ben seni üzmüşsem elbette. bunu çok sık yapsam da kabullenemem; tıpkı bol yanlışları olan diğer günlerim gibi.baksana şimdi dahi ben olma ihtimalini sonradan düşündüm işte. her neyse ; o üzgün olduğun zamanlarda zaten hafif şişmiş olan o küçük gözlerin iyice şişer ve sen de küçücük bir çocuk oluverirsin tıpkı onlar gibi. tüm hırslarından, mutsuzluklarından arınır ve sadece benim olmak istersin. yalnızlığından dem vurur bir tek iki kişilik dünya hayal edersin. o zamanlar bazen kızarım sana olmaz böyle diye ama içten içe öyle mutlu olurumki bilemezsin.

tüm ellerden güzeldir yamuk yumuk kesilmiş tırnaklı ellerin ve kolların güçlüdür hep her yükü kaldırırabilirim der gibi dik durur. bazen öne doğru eğersin ama kimse bilmesin istersin. aslında rol kesip entellektüel ve cool takıldığın zamanlar çoğunluktadır ama beni görünce hepsini unutup sadece sen olmayı seçersin. o zamanları öyle çok severimki özel hissederim kendimi, sen benimsin ben de sadece senin olmak istiyorum demek isterim bazen, bazense kandırma kendini der susarım. bir de kızgınlıkların vardır elbette, anlaşılmadığını düşündüğünde öyle çabuk bozulur öyle çabuk küsersinki herşeyden vazgeçersin. hayat öndedir 1-0 hatta kimbilir 5-0 bizim yenmemize ihtimal dahi vermezsin. inandığım masalları silersin. ama camın buğusuna dahi çizer yeniden başlarım ben her defasında bilmezsin.

Bora Öztoprak - Akdeniz Geceleri

Pazar, Mart 04, 2012

sonsuzluk

Onu ilk gördüğümde kaç aylıktım ya da kaç yaşındaydım bilmiyorum ama onu hatırladığım ilk zamanlar altı-yedili yaşlarım. Yazları köye gittiğimizde yaşadığı o bohem hayat ve desteklenmek zorunda kalınan işleriyle bile gözüme güzel görünürdü çoğu zaman. Ata biner, tarlayı eker, biçer bana salkım salkım üzümler getirirdi. Bir de akşam üstü dağlardan inen hayvanlar gözümde öyle büyürdü ki hepsi ayrı birer masal kahramanım olur kalırdı. Bir gün yine ata binmenin cazibesine kapılmış tutturmuşum atın beni arkaya diye ama hayvancağız hem yük dolu hem de benim gibi toy bir çocuğa tahammül edecek modda değil.  Ama kıramamış beni oturtmuş arkaya otların arasına, at huysuz,at doğduğuna pişman derken şaha kalkıp son sürat nal almaya başlamaz mı? Eyerlerine takılmış yerde sürünen kahramanımın o fotoğrafı hiç gitmez gözümün önünden. Sonra babaannemin hastalığı, vefatı, yanımızda yaşama zorunluluğuyla köyden ayrılması derken hayat iyice çekilmez oldu ona. Ama yine de hiçbir zaman söyle bebeğim, duymadımki  ya da başım ağrıyordan başka çok da şikayet duymadım. ‘napıyorsun dede?’ ‘ne yapayım bebeğim?’ doğru ya ne yapsın adam 90 yaşında. Sahi ya ne yapar bir adam 90 yaşında? Ne yaparız biz yaşlanınca?
Şimdi mi? Sesi yok, kuvveti yok, azmi yok, sanki zorla alıp verdiği nefesi olmasa canı da yok. Yatıyor sadece uzunca, yatıyor sadece sonsuz uykuya dalmayı bekler gibi. Kimbilir neyi özlüyor, neyi istiyor son kez? Sorduğumuzda bir şey isteyip istemediğini gözlerini hayır anlamında iyice açmaya çalışıyor o kadar. Peki ama aslında ne bekliyor? Bir gün ölümü beklersem sessiz çığlıklarda birinin başıma elini koyup ne istersin son kez diye sormasını beklerim sanırım. Bu acımasızlık mıdır acaba bilmiyorum ama düşünceli olmaktan kaynaklanır gibi geliyor bana. Acımasızlık gibi görünecek diye ödüm patlıyor ve soramıyorum; soramadım da evet ama sorsunlar bana. O an aklıma ne gelir bilemem ya da şuan umursadıklarımın kaçta kaçını umursarım göremem ve elbette o günleri görecek miyim düşünemem bile ama sorsunlar bana.
Dedem; önce babaannem ben ergenken,sonra anneannem ben büyürken şimdi de sen. Hepiniz gidiyorsunuz birer birer ve sonra benim hiçbir üst kuşak akrabam olmayacak öyle mi? Yani ben kronolojik olarak ölüme yaklaşan ikinci kuşak olacağım; yani bir nevi yaşlanacağım. Dedem ne kadar bencilim değil mi? Senin gitme ihtimaline bile kendi penceremden bakıyorum usulca. Neden biliyor musun hayatın en kahpe, en boktan zamanlarından aldık nasibimizi. Herkes koşuyor at gibi bir yerlere. Hepimizin derdi daha, daha ve daha dedecim. Orada boylu boyunca uzanmış son nefeslerini alıp verirken aslında neler geçiyor aklından kimbilir ama benim derdim hala biz, hala ben! Ne garip olduk, ne garibim ben. Herşey olması gerektiği gibi ilerliyor, kimi doğuyor kimi ölüyor demek midir büyümek dedem? Yani ben büyüdüm mü şimdi, koşarken görmemişim, kaçırdım mı dersin?

Cumartesi, Mart 03, 2012

hacıoğlu'na ithafen.


Bana bir söz yazan yoktur bugün, olmaz da bu saatten sonra. Unumu elemiş eleğimi asmışım ben zaten. Geçmiş zaman sinsice, fark ettirmeden.
 Bu arada biri bana bilgisayarımı silmem gerektiğini söyleyebilir mi? Tıpkı az önce montumdaki pati izlerinin artık temizlenmesi gerektiğini açıkça söyleyen vedatcan gibi.

Bu pis kokulu ve hep aynı şarkıların dırıdıt dırıdıt diye devam ettiği ve hatta o şarkıların anlamını yitirerek marş haline geldiği, etrafımda lahmacun gümleterek cilveleşen çiftlerin olduğu yeri seviyorum galiba. Kimse takmıyor beni, yazıyorum, okuyorum, çiziyorum gidiyorum. Kimse ne merhaba diyor ne hoşçakal yani kısaca ne başlangıçlar var ne de sonlar.

Funda arar sanırım bu affetmem diye bağıran. Anmam diyor senin adını, pek iddialı geliyor bu sözler bana. Zaten hep iddialı sözler değil mi bize tükürdüğümüzü gerisingeri yalatan. Sinirlenmiş bir insan, nefret dolmuş, üzülmüş, kalbi kırılmış insan ve bunun gibi bir sürü senaryolar ardından  kurduğumuz o iddialı cümleler değil mi bizi nefretlik yapan.

Bu kadar girizgah yeter. Bir sürü haller içinde halim, gözlerim yarı kapalı gün boyu. Bu zamanları iyi biliyorum. Kendimi kederlere atıyorum. Yalnız kalacağım, yalnız olacağım. Ben kocaman evde bir başıma ne yaparım Tanrım. Laralayi doy doy laradaydoy, laraday laraday, laradaydoy.

Şey göbeğeeem büyüdü çokça Mart sonunda galaya katılacağım oysaki! Ben bu işe katıla katıla gülerim işte.

Pazartesi, Şubat 27, 2012

Hoşçakal



Dedem ölecek sanırım, hepimiz bir gün öleceğiz elbet ama onun son zamanları olduğuna dair bir dolu işaret var.

Benjamin'in Mike'dan öğrendiği en önemli şey 'hayatında olan bitene sinirlenebilirsin, küfür edebilirsin, kaderine lanet edebilirsin ama sona geldiğinde; hepsini unutmalısın' cümlesiyle özetlenmişti.

Dedem artık konuşamadığından bana son sözleriyle öğrendiklerini ya da öğrettiklerini özetleyemiyor ama havaya diktiği gözleri çok şey anlatıyor.

Bense en azından bugünlük gözlerimi kapamadan ettiğim vedalarımı Can Yücel'in yardımıyla özetlemek istedim. Bir gün tüm yapamadıklarım için pişman olur muyum bilemem; tek bildiğim artık çok kişilik yaşıyorum. Büyümek böyle birşey olmalı.



Neler söylemek istedim sen giderken.Sessiz çığlıklarım boğazımda düğümlendi, …adım atmak istedim ,
koştuğumu sandım hatta.Cümleler kurdum, anlattım sana derdimi. Hatta yalvardım , haykırdım sandım …Oysa sen giderken ben ardından sadece, bakakaldım. Öylece… donakaldım.İnanamadım …Kirpiğimden süzülen damla…Ve Ayrılığın adı ,HOŞCAKAL.Sen gittikden sonra hoş kalırım mı sandın.
Alırmıyım bir bardak demli çayın tadını ..Perdeyi açınca içeri giren güneş, ısıtırmı sandın.Görürmüyüm sandın açan çiceği… Bakarmıyım sandın batan güneşe…Dilek tutarmıyım kayan yıldıza…Koklarmıyım sandın yağmurun kokusunu,Severmiyim sence baharları? Ayrılığın adı ,hoşcakal…Ben senden sonra yaşarmıyım sandın … Peki o zaman sende HOŞCAKAL…


Pazar, Şubat 26, 2012

geç yayınlanmış cuma öyküsü


Bazı insanlar hayatı diğerlerine kolaylaştırmak için gelmiş bu dünyaya diye düşünüyorum kimi zaman. Bu kimi zamanlar çok olmuyor ama olduğunda pek mutlu oluyorum orası ayrı. Mesela bizim güvenlik görevlisi Ayşe. Müdürlüğe bir yaşlı, bir özürlü, bir fakir gelmeyegörsün. O an bir elçi oluverir ama asla birini bile es geçmez. Yani istisnasız hepsine tüm varlığıyla yardım eder, elinden gelenin fazlasına bile koşar. Biraz erkek gibidir Ayşe, kısacık saçları, elinden sigara düşmeyen tavırlarıyla toplum tarafından kimi zaman ‘serseri’ diye bile isimlendirilebilir. Azıcık da öyledir evet ama kimin umrundaki. Sokaktaki her hayvana, yardıma muhtaç her insana, annesini arayan her çocuğa koşan kaç kişi var ki şu hayatta. Bugün yine öğlen arasında döneri kaptığı gibi köşedeki kediye getirmiş, arabaların arkasından geliyor sesi ‘yeseneeee’ dediğim gibi hafiften serserilik vardır ruhunda canımlar cicimler okşamalar falan ona göre değildir pek. Yanına doğru yaklaştıkça bir kediye döner aldığını farkettim ama kedi koklayıp geri çekiliyor. Ağzı yara sanırım dedi. Baktım evet yaraydı, canı acır gibi değildi pek ama yarası büyüktü. Bir araba ayarladık hemen yakında belediyenin yeri vardı araba ve şoför de bulununca gittik hemen. Ağzından çok dişleri problemli ondan yiyemiyor olabilir dediler ve aldılar miniği hemen. Arkamdan bakışlarına dayanamadım ama akşam eve götürsem bizimki kıskançlıktan ölür, iş yerinde bakmak gibi bir lüksüm de yok. Eğilen boynuna çok üzülsem de iyileşeceğini bildiğim için mutlu olarak ayrıldım oradan. Her ne kadar sinirlenip dursam da iş yerinde beni kırmayacak insanların olması ne güzel. Zaten onlar da olmasa!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...