sağ baştan

Perşembe, Nisan 05, 2012

arayış

artık benim için 'ben' diye bir kavrama inanmadığım, düşler kurmadığım, gerçeğimle gerçekleri görerek yaşadığım kısır döngüler içinde boğuşmacalarım söz konusu. bir dakika sonrasında bile verebileceği tepkileri pek kestiremeyen, hayata olan kızgınlığını aniden gereksiz bir olayda tekrar tekrar yaşayan, hiçbir varlığa ya da canlıya 'çok'lu duygular besleyemeyen gereksiz bir insan kimliğine büründüm iyiden iyiye. kim değerli dersem gözümde varsa yoksa kendi olabilen, kalan tüm insanlığın hata gördüğünü o gerçekten isteyerek ve inanarak doğruya dönüştürebilen farklı olmaktan yanlış olsa da kendi olabilen kimlikler. bu kimliklerin yaş aralığı 25 gibi sona eriyor kanımca. ve yine ortalama 25 sonrası 'mantıklı' olmak gibi bir çelişki ile yaşamaya başlayan bireyin dilinden şu kelime düşmeyen bir gün dahi olmuyor 'SIKILDIM'. Keza haklı da. Çünkü artık mantıklı olmak, girdiğin tüm ortamda oraya 'uygun' olmaktan geçiyor, anında sıradanlaşabilmekten ve ortalama doğruları doğru kabul edebilmekten.
ama dedim ya benim artık gücüm yok, çektim beyaz bayrağımı çoktan gökyüzüne.
ilerliyorum dümdüz, kazara sağa sola yalpalamak bile korkunç derecede 'mantıksız' artık. bu tek düzelikten kurtulmanın zamanını da geçirdim kaldım kör kuyuda. bakalım birinin kovasına takılıp yukarı çıkabilecek miyim, aydınlık gökyüzüne çıplak gözlerle bakabilecek miyim?
ben olabilecek miyim?

Pazar, Mart 25, 2012

Nick Cave & the Bad Seeds - Into my arms




her ne kadar imkansız gibi görünse de beklentisiz olmakmış hayatı devamlı kılan. ya da mutluluğu mu demeliyim acaba. beklentisiz olunca insan gördüklerine üzülmezmiş;belki hafif kaldırarak kaşlarını şaşırmışlık katarmış ifadesine o kadar. canı acımaz olurmuş eskisi kadar, içi yanmaz, üzülse de çok acıtmazmış.
ben şimdi şaşırdım mı, üzüldüm mü bilmiyorum ama iyiki oldu,
herşey böyle daha güzel oldu, olacak; olmalı da!


'Seni seviyorum demek; ruhun ve bedenin bütün zerreleri zikre susamışken, söylenmezse ölmek demekti. Söylemem değildi mesele, söylemezsem ölmemdi.' Söyledim hiçbir şey değişmedi.

Şimdi kafamda 30 yıl sonramız var nedense, yine beklentisiz sadece tek bir isteğim olacak, umarım pişman olmayız, yaşayamadıklarımız için birbirimizi suçlamayız. Korkaklıklarımız için kızmayız birbirimize, umarım bir daha birbirimizi düşleyecek boşluklarımız olmaz. Beklentisiz, günü birlik hayatlara merhaba öyleyse, hoşgeldin sen de bahar.

Pazartesi, Mart 05, 2012

en çok ne zaman seviyorum seni biliyor musun hani göz altların hafif şişer biraz melankoliksen belki beni üzmüşsen. belki de ben seni üzmüşsem elbette. bunu çok sık yapsam da kabullenemem; tıpkı bol yanlışları olan diğer günlerim gibi.baksana şimdi dahi ben olma ihtimalini sonradan düşündüm işte. her neyse ; o üzgün olduğun zamanlarda zaten hafif şişmiş olan o küçük gözlerin iyice şişer ve sen de küçücük bir çocuk oluverirsin tıpkı onlar gibi. tüm hırslarından, mutsuzluklarından arınır ve sadece benim olmak istersin. yalnızlığından dem vurur bir tek iki kişilik dünya hayal edersin. o zamanlar bazen kızarım sana olmaz böyle diye ama içten içe öyle mutlu olurumki bilemezsin.

tüm ellerden güzeldir yamuk yumuk kesilmiş tırnaklı ellerin ve kolların güçlüdür hep her yükü kaldırırabilirim der gibi dik durur. bazen öne doğru eğersin ama kimse bilmesin istersin. aslında rol kesip entellektüel ve cool takıldığın zamanlar çoğunluktadır ama beni görünce hepsini unutup sadece sen olmayı seçersin. o zamanları öyle çok severimki özel hissederim kendimi, sen benimsin ben de sadece senin olmak istiyorum demek isterim bazen, bazense kandırma kendini der susarım. bir de kızgınlıkların vardır elbette, anlaşılmadığını düşündüğünde öyle çabuk bozulur öyle çabuk küsersinki herşeyden vazgeçersin. hayat öndedir 1-0 hatta kimbilir 5-0 bizim yenmemize ihtimal dahi vermezsin. inandığım masalları silersin. ama camın buğusuna dahi çizer yeniden başlarım ben her defasında bilmezsin.

Bora Öztoprak - Akdeniz Geceleri

Pazar, Mart 04, 2012

sonsuzluk

Onu ilk gördüğümde kaç aylıktım ya da kaç yaşındaydım bilmiyorum ama onu hatırladığım ilk zamanlar altı-yedili yaşlarım. Yazları köye gittiğimizde yaşadığı o bohem hayat ve desteklenmek zorunda kalınan işleriyle bile gözüme güzel görünürdü çoğu zaman. Ata biner, tarlayı eker, biçer bana salkım salkım üzümler getirirdi. Bir de akşam üstü dağlardan inen hayvanlar gözümde öyle büyürdü ki hepsi ayrı birer masal kahramanım olur kalırdı. Bir gün yine ata binmenin cazibesine kapılmış tutturmuşum atın beni arkaya diye ama hayvancağız hem yük dolu hem de benim gibi toy bir çocuğa tahammül edecek modda değil.  Ama kıramamış beni oturtmuş arkaya otların arasına, at huysuz,at doğduğuna pişman derken şaha kalkıp son sürat nal almaya başlamaz mı? Eyerlerine takılmış yerde sürünen kahramanımın o fotoğrafı hiç gitmez gözümün önünden. Sonra babaannemin hastalığı, vefatı, yanımızda yaşama zorunluluğuyla köyden ayrılması derken hayat iyice çekilmez oldu ona. Ama yine de hiçbir zaman söyle bebeğim, duymadımki  ya da başım ağrıyordan başka çok da şikayet duymadım. ‘napıyorsun dede?’ ‘ne yapayım bebeğim?’ doğru ya ne yapsın adam 90 yaşında. Sahi ya ne yapar bir adam 90 yaşında? Ne yaparız biz yaşlanınca?
Şimdi mi? Sesi yok, kuvveti yok, azmi yok, sanki zorla alıp verdiği nefesi olmasa canı da yok. Yatıyor sadece uzunca, yatıyor sadece sonsuz uykuya dalmayı bekler gibi. Kimbilir neyi özlüyor, neyi istiyor son kez? Sorduğumuzda bir şey isteyip istemediğini gözlerini hayır anlamında iyice açmaya çalışıyor o kadar. Peki ama aslında ne bekliyor? Bir gün ölümü beklersem sessiz çığlıklarda birinin başıma elini koyup ne istersin son kez diye sormasını beklerim sanırım. Bu acımasızlık mıdır acaba bilmiyorum ama düşünceli olmaktan kaynaklanır gibi geliyor bana. Acımasızlık gibi görünecek diye ödüm patlıyor ve soramıyorum; soramadım da evet ama sorsunlar bana. O an aklıma ne gelir bilemem ya da şuan umursadıklarımın kaçta kaçını umursarım göremem ve elbette o günleri görecek miyim düşünemem bile ama sorsunlar bana.
Dedem; önce babaannem ben ergenken,sonra anneannem ben büyürken şimdi de sen. Hepiniz gidiyorsunuz birer birer ve sonra benim hiçbir üst kuşak akrabam olmayacak öyle mi? Yani ben kronolojik olarak ölüme yaklaşan ikinci kuşak olacağım; yani bir nevi yaşlanacağım. Dedem ne kadar bencilim değil mi? Senin gitme ihtimaline bile kendi penceremden bakıyorum usulca. Neden biliyor musun hayatın en kahpe, en boktan zamanlarından aldık nasibimizi. Herkes koşuyor at gibi bir yerlere. Hepimizin derdi daha, daha ve daha dedecim. Orada boylu boyunca uzanmış son nefeslerini alıp verirken aslında neler geçiyor aklından kimbilir ama benim derdim hala biz, hala ben! Ne garip olduk, ne garibim ben. Herşey olması gerektiği gibi ilerliyor, kimi doğuyor kimi ölüyor demek midir büyümek dedem? Yani ben büyüdüm mü şimdi, koşarken görmemişim, kaçırdım mı dersin?

Cumartesi, Mart 03, 2012

hacıoğlu'na ithafen.


Bana bir söz yazan yoktur bugün, olmaz da bu saatten sonra. Unumu elemiş eleğimi asmışım ben zaten. Geçmiş zaman sinsice, fark ettirmeden.
 Bu arada biri bana bilgisayarımı silmem gerektiğini söyleyebilir mi? Tıpkı az önce montumdaki pati izlerinin artık temizlenmesi gerektiğini açıkça söyleyen vedatcan gibi.

Bu pis kokulu ve hep aynı şarkıların dırıdıt dırıdıt diye devam ettiği ve hatta o şarkıların anlamını yitirerek marş haline geldiği, etrafımda lahmacun gümleterek cilveleşen çiftlerin olduğu yeri seviyorum galiba. Kimse takmıyor beni, yazıyorum, okuyorum, çiziyorum gidiyorum. Kimse ne merhaba diyor ne hoşçakal yani kısaca ne başlangıçlar var ne de sonlar.

Funda arar sanırım bu affetmem diye bağıran. Anmam diyor senin adını, pek iddialı geliyor bu sözler bana. Zaten hep iddialı sözler değil mi bize tükürdüğümüzü gerisingeri yalatan. Sinirlenmiş bir insan, nefret dolmuş, üzülmüş, kalbi kırılmış insan ve bunun gibi bir sürü senaryolar ardından  kurduğumuz o iddialı cümleler değil mi bizi nefretlik yapan.

Bu kadar girizgah yeter. Bir sürü haller içinde halim, gözlerim yarı kapalı gün boyu. Bu zamanları iyi biliyorum. Kendimi kederlere atıyorum. Yalnız kalacağım, yalnız olacağım. Ben kocaman evde bir başıma ne yaparım Tanrım. Laralayi doy doy laradaydoy, laraday laraday, laradaydoy.

Şey göbeğeeem büyüdü çokça Mart sonunda galaya katılacağım oysaki! Ben bu işe katıla katıla gülerim işte.

Pazartesi, Şubat 27, 2012

Hoşçakal



Dedem ölecek sanırım, hepimiz bir gün öleceğiz elbet ama onun son zamanları olduğuna dair bir dolu işaret var.

Benjamin'in Mike'dan öğrendiği en önemli şey 'hayatında olan bitene sinirlenebilirsin, küfür edebilirsin, kaderine lanet edebilirsin ama sona geldiğinde; hepsini unutmalısın' cümlesiyle özetlenmişti.

Dedem artık konuşamadığından bana son sözleriyle öğrendiklerini ya da öğrettiklerini özetleyemiyor ama havaya diktiği gözleri çok şey anlatıyor.

Bense en azından bugünlük gözlerimi kapamadan ettiğim vedalarımı Can Yücel'in yardımıyla özetlemek istedim. Bir gün tüm yapamadıklarım için pişman olur muyum bilemem; tek bildiğim artık çok kişilik yaşıyorum. Büyümek böyle birşey olmalı.



Neler söylemek istedim sen giderken.Sessiz çığlıklarım boğazımda düğümlendi, …adım atmak istedim ,
koştuğumu sandım hatta.Cümleler kurdum, anlattım sana derdimi. Hatta yalvardım , haykırdım sandım …Oysa sen giderken ben ardından sadece, bakakaldım. Öylece… donakaldım.İnanamadım …Kirpiğimden süzülen damla…Ve Ayrılığın adı ,HOŞCAKAL.Sen gittikden sonra hoş kalırım mı sandın.
Alırmıyım bir bardak demli çayın tadını ..Perdeyi açınca içeri giren güneş, ısıtırmı sandın.Görürmüyüm sandın açan çiceği… Bakarmıyım sandın batan güneşe…Dilek tutarmıyım kayan yıldıza…Koklarmıyım sandın yağmurun kokusunu,Severmiyim sence baharları? Ayrılığın adı ,hoşcakal…Ben senden sonra yaşarmıyım sandın … Peki o zaman sende HOŞCAKAL…


Pazar, Şubat 26, 2012

geç yayınlanmış cuma öyküsü


Bazı insanlar hayatı diğerlerine kolaylaştırmak için gelmiş bu dünyaya diye düşünüyorum kimi zaman. Bu kimi zamanlar çok olmuyor ama olduğunda pek mutlu oluyorum orası ayrı. Mesela bizim güvenlik görevlisi Ayşe. Müdürlüğe bir yaşlı, bir özürlü, bir fakir gelmeyegörsün. O an bir elçi oluverir ama asla birini bile es geçmez. Yani istisnasız hepsine tüm varlığıyla yardım eder, elinden gelenin fazlasına bile koşar. Biraz erkek gibidir Ayşe, kısacık saçları, elinden sigara düşmeyen tavırlarıyla toplum tarafından kimi zaman ‘serseri’ diye bile isimlendirilebilir. Azıcık da öyledir evet ama kimin umrundaki. Sokaktaki her hayvana, yardıma muhtaç her insana, annesini arayan her çocuğa koşan kaç kişi var ki şu hayatta. Bugün yine öğlen arasında döneri kaptığı gibi köşedeki kediye getirmiş, arabaların arkasından geliyor sesi ‘yeseneeee’ dediğim gibi hafiften serserilik vardır ruhunda canımlar cicimler okşamalar falan ona göre değildir pek. Yanına doğru yaklaştıkça bir kediye döner aldığını farkettim ama kedi koklayıp geri çekiliyor. Ağzı yara sanırım dedi. Baktım evet yaraydı, canı acır gibi değildi pek ama yarası büyüktü. Bir araba ayarladık hemen yakında belediyenin yeri vardı araba ve şoför de bulununca gittik hemen. Ağzından çok dişleri problemli ondan yiyemiyor olabilir dediler ve aldılar miniği hemen. Arkamdan bakışlarına dayanamadım ama akşam eve götürsem bizimki kıskançlıktan ölür, iş yerinde bakmak gibi bir lüksüm de yok. Eğilen boynuna çok üzülsem de iyileşeceğini bildiğim için mutlu olarak ayrıldım oradan. Her ne kadar sinirlenip dursam da iş yerinde beni kırmayacak insanların olması ne güzel. Zaten onlar da olmasa!

Çarşamba, Şubat 22, 2012

geçiyor, geçecek

bugünün tuhaf olacağı daha sabahından belliydi de çok önyargılı olmayayım dedim. masama oturmasa da diğer masaları gezerken sonunda yanıma geleceğini bildiğim kadıncağız bana doğru yaklaşınca o gıcık ses tonuna ifrit olmama rağmen bu kez de alttan alayım dedim. hayır yani laf koysam ince ince ne olacaktı azıcık ego yapacak kendi kendime eğlenecektim en fazla ama bir insan mutsuz olacaktı. kendimce sıcak ilişki kurmayı denedim, derken o da bana yardımcı oldu ve ilerledik. oysa o da biri beni alttan alsa da sussam diye bakıyormuş, iyi oldu denk geldim. parmakları ince, elleri hafif titrekti. birşeyler yoruyordu ya da yormuştu belliydi; makul insanım demeyi ihmal etmese de olmadığını kendi de biliyordu aslında ama sanırım onun da teslim olduğu günlere denk geldi. o sordu ben söyledim, bazen memnun oldu bazen olmadı. ama onu mutsuz etmem ne soruları ne de sorunlarıyla ilgiliydi. adımı sorarken hafiften yaka kartıma baktı o farklı ben farklı soy isim söyleyince medeni halimi anlayıverdi. çok zeki olmasına gerek yoktu hoş. birkaç kere gözlerini kırptı bu daha çok kırpıştırma gibiydi. sonra ben de evliydim dedi. 9 sene sürdü; ayrıldım. 3 sene oldu, iyiyim şimdi. hiçbirini sormadım ama devam etti; saygı bittiğinde bitiyor dedi. hüzünlendi. elbetteki bana özendiği yoktu ama belli ki iş yaparkenki o toy heyecanım ona 10 yıl önceki kendini hatırlatıverdi. kimbilir belki aklında keşkeler, belki aklından amalar, belki aklından iyikiler geçti ama ben yüzünden keşkeleri gördüm o an. keşke?

şu sıralar hayat beni oradan oraya atma hakkını kullanmak istedi yine ve yeniden. sesim çıkmıyor pek. usulca eğdim başımı azıcık daha öne geldim, işini kolaylaştırabileyim diye. inat etmedim bu kez; sen bilirsin dedim. bana uymayan bir hamle bu, iyi bilirim ama hep uyanı yapmaya çalıştığımdan belki bu yorgunluğum diyiverdim. şimdi o tuttu elimden ben ilerliyorum; gözlerim hafif aralı otomatik pilotun durduğu yerde devam etmeyi bekliyorum.

kimse hatırlamaz söylesem. bir bahar akşamı; sazlı sözlü bir muhabette dinlemiştim. oysa ben o an bunca sene sonra aklıma gelebileceğini bilerek belki de hiç unutmadım ne o akşamı ne de o akşama kadar bu hiç bilmediğim türküyü

Pazar, Şubat 12, 2012

nedensiz?




Şimdi bu şarkıyı dinleyip de içi sızlamayan bir insan evladı varsa beri gelsin. Gelsin beri de sorayım ona sen hiç sevdalandın mı diye? Midene ağrılar girdi mi yoktan yere. Kendine bile yabancılaştın mı? Kızardı mı yanakların sebebini kavrayamadığın zamanlarda, belki de sebepsiz yere? Sonra ağladın mı hiç gecelerce bazen mutluluk bazen yaşadığın korkudan, ya giderse? Ya bir gün ansızın bir sebeple çıkıp giderse, hatta sebepsiz yere? Beri gelsin de diyeyim ki madem tüm bunlar olmadıysa, madem kaybedeceklerini umursamadan yanmadıysa yüreğin bir kere bile  peki senin bahanen ne?

güle güle git canım

sanırım en iyi özetim burda

acizliklerim olur elbet her insan gibi benim de. zaaflarım vardır, zayıflıklarım vardır bazen istemesem de. onları eyleme geçirirken ya da zihnimde canlandırırken hep şöyle düşünürüm 'insanım sonuçta ben'. bu cümleye sığınır yaptığımın ya da yapacaklarımın yanlışlığını bal gibi bile bile ve de göz göre göre devam ederim, düşlemeye, düşlediğime doğru yürümeye.
böyle zamanlarda insanın iç sesini durduracak birşeyler olsa keşke, öyle şeyler olsaki o yanlış düşüncelerle kuşatılmış yanlış eylemler sonucu yaşanan koca koca pişmanlıkla yanıp kavrulmasa yürek. o yanan yüreği söndürmek ne kadar zorsa insanım ben diye sığındığın acizliğin sonucu yaşadığın pişmanlığı unutmak da o kadar zor işte.
öyle kızıyorumki kendime. ne yaşayacağımı bile bile, nasıl hissedeceğime emin olarak yürüyorum kimi zaman bu ince köprüde. bu gece rüyamda gördüğüm manzara gibi tıpkı. aşağıdaki o pis suya rağmen uzanan incecik yolda karşıya geçerken ben Ümm sallıyor yolu, 'nasılmış' diyor, sen bana bunu defalarca yaptın ve ben karşıya ulaştım şimdi ben sallayayım da bir bak nasılmış diyor. bir nevi cezalı empati kurdurma biçimi kanımca. annemse solda, düz yolda beni izliyor öylece. ben sallanan yoldan hızlıca düzlüğe atlıyorum ve 'burda zaten sağlam bir yol varken neden orayı seçmişim anlamıyorum' diyorum. hayatta hep yaptığımızda bu değil mi? basit düşünüp, mutlu olmak yerine o taşlı, dolanbaçlı, uzun ve acılı yolları tercih etmek ve ardından kafayı çevirip etrafa baktığımızda ben unutmuşum bunun çok daha kolay bir yolu varmış buracıkta demek.
artık midemden kaldıramadığım bu anlamsız acıya bir son verip, ayaklar altına aldığım benliğime bir bakım yapmanın zamanı geldi. burnu boktan çıkmaz hallerimi hiç özlemedim ben. huzur denilen şey dünyanın en çok arzu edileni ve bende bunu çoktan elde etmiş biri olarak şansımı daha fazla zorlamaktan vazgeçiyorum. şimdi hayat sana 'merhaba' diyorum. yaptığım tüm o hatalar, hataya sebebiyet verecek duygular size de hoşçakal. çok içten bir hoşçakal.

Salı, Şubat 07, 2012

nasıl bir irade eksikliğidir bu sorarım sana benlik. nasıl bir zaaftır atamadığın. herkesi önünde eğdiren bu asi başın ezildikçe ayak altında daha ne kadar sürüneceksin. daha ne kadar acı çekeceksin. daha ne kadar devam edeceksin kendini yok saymaya.

Cumartesi, Şubat 04, 2012

o bizim kavuşmalarımız



beklemek, hayal etmek, hep istemek.
istemek ve yine beklemek. sonra olduramamak, söylenemeyen hayal kırıklıklarına boğulmak ve yine hayal etmek, sonra yine istemek, düşlemek, susarak haykırmak içten içe.
gariptir tüm bunlar bilirim.tüm sabredilen zamanlarda yanında olanlar için ne kadar değerlisin bilemem ben elbette.iş güç meselelerini de çözemem. beklerim, fırtına tutar beni, seni, bizi gidemem.
gittiklerimden dönemem. pencerelerden bakarken gözler süzer misin göremem.
ne koklayabilir, ne boynuna sarılabilir, ne de özlemden bahsedebilirim.
olsun derim, geçer derim. bir gün benimde zamanım gelir derim.
sabrederim. bilirim gelmez o zaman ama ona da olsun derim.
uyurum, uyanırım. görürüm seni ama seslenemem.
dokunamam, beklerim...
geç be zaman; geçme zaman.

pro.

Hollanda waffle'ı,süt,dizimag,kızım ve ben.işte tam da şimdinin özeti. bugün cumartesi ama hafta içi akşam sekizde uyumak faslını dün gece bozmuşken bu sabah sekizde uyanma faslı başladı. ki bu sabah sekizde uyandığım cumartesinin çalışmadığım bir cumartesiye denk geldiğini de belirtmek isterim.
insan ilişkilerindeki başarısızlığım son hızla devam ederken gitgide yalnızlaşan kimliğime alışıyorum. ara sıra bunalımlar yaşasam da genel olarak iyi olduğumu söyleyebilirim.
peki denemedim mi sanıyorsun? yatılı misafirler, kızlarla sevgilerini konuşmaya çalışmalar, acılarını paylaşıyormuşçasına üzülmeler falan ama yok olmuyor işte. saçma geliyor tüm bunlar. onlar benim yanımda mıydı, yanımda mı? olmadılar evet ama olamazlar da. buna güçleri yetmez çünkü. ne sevgimi, ne aşkımı ne de beni anlamaya güçleri yetmez. sığ hayatlar, bayatlamış, kokuşmuş bencilleşmiş kimliklerinden sıyrılamazlar çünkü. savunmasız ve çırılçıplak kalamazlar. o örtüler, o pis örtüler olmalı hep tüm ilişkilerinde. ne diyorduk; profesyonellik! işte bu lanet kelime son üç senedir hayatıma girdi gireli bok oldu herşey. samimi olmamanın adı buydu, profesyonellik. böylece zayıflıklarını gösteremezdin, yanlışlarını söyleyemezdin, ağlayamazdın, üzülemezdin bunlar seni dibe çekerdi ve zerre beyni olmayan adamlar yeri gelir yüzüne gözüne atıverirdi onları da kalakalırdın sonra. ama ama ama hani 'arkadaş' idik derdin de; o başka bu başka derdi.
haaa, bi de şey var yüzüne gözüne birşeyler sür. lan gözüme dün iki mavi sürdüm diye. süper olmuşsun, mikemmel bir davranış demeyen kalmadı. biri de dediki; 'işte böyle'. he dedim tak maskeni bekle, işte böyle iki boya süreyim herşey iyileşsin değil mi? güldü geçti ve giderken 'evveett' demeyi ihmal etmedi! bu bile soyutluğun son raddede olduğunun bir göstergesi değil mi sayın seyirciler.
bugün cumartesi tüm haftayı beni heyecanlandırma olasılığı olan haberler beklemekle geçirdim ve olmadı. yani ne heyecan ne de heyecana sebebiyet verecek bir haber. şimdi ben bir kızımla çıkayım dışarı en iyisi yürüyeyim. sonra fotoğraflar çeker, kuaföre gideriz. maskelerimizi cilalatıp devam ederiz hayata. haydi rastgele.

Perşembe, Şubat 02, 2012

yalan dünya

küfürler savuruyorum hayat sana yine ve yeniden. başka yapacak çok da birşey yok zaten. bu yıl benim uyku yılım onu da anlamış bulunmaktayım Ocak ayını da geride bırakmışken paylaşmak istedim. artık kafam neye bozulsa uykum geliyor. uyumazsam başım çatlıyor. sağa sola vuran dalgalarla boğuşmak yerine bulduğum yere kıvrılıveriyorum. ümit anlat diyor ben anlatamıyorum. anlattıklarımı da anlamıyor ya da büyüttüğümü düşünüyor zaten. tüm bu keşmekeş içinde uyku güzel geliyor. zaman da çabuk geçiyor. ömürden yemek hoş değil biliyorum ve belki de yaşlandığımda çok pişman olurum kimbilir. midem bulanıyor. zaten son zamanlarda hayatımı ancak mide bulantıları ve baş ağrıları ve de hakkı yenilmez uyku ile özetleyebilirim.
dün gece telefonum çaldı. faturası fazla gelen bir profesördü arayan. mesai saati ya da dışı tüm kırıklar beni buluyor sonra bu sabah oğlu aradı 'ürünlerimi' beğenmemiş. ben ürün geliştirmede çalışıyorum zaten aldığım bu feedbackler ar-ge ye neler neler kazandırdı. bu sabah yine anlamsız telefonlar aldım, anlamsız mailler okudum ve yine anlamsız mesajlar. hepsinin ortak yanı 'iş halletmek' üzerineydi bense beni soran, halimi hatrımı merak edenler olsun isterdim.
bugün insanlar üzerine alındıkları ithamlarla taarruza geçti bu insanlardan biri arkamdan nice dedikodu yaptıydı da geçip karşısına neden yaptın diyecek kadar cesaretim olmamıştı. ama o sadece üstüne alındıkları için bana hesap sorarken hiç naif değildi.
osuruk sesli bir çocuk hakkını arar iken beynimi s.kti bugün. başım ağrıyor. iki yaşlı teyze sağlı sollu bağırıyor. gitsem ya...

Pazartesi, Ocak 30, 2012

"Loving Strangers"



titriyorum. nedenini biliyorum, nedenini bilmiyorum. başım ağrıyor, canım yanıyor. hepsi içimde, hepsi beynimde, hepsi bende kalıyor. az konuşuyor, hiç konuşmuyorum. gereksiz düşünceler, çokça da hayaller peşindeyim. bu hayaller beni nereye götürür düşünmek istemiyorum. bir sonraki günü bilmek istemiyorum. mutsuz değilim, sessizim sadece kendi kendime konuşmak istiyorum. sakinim ama sinirliyim de aslında yalnız kalışlarımda.
sırf kar yağıyor diye çocukluğuna dönmek isteyenlere uyuz oluyorum. sadece soğuk gördü diye kimsesizleri düşündüğünü paylaşanları boğmak istiyorum. iki adım mesafede kaldırımda yürümeye çalışırken sigara yakanlardan tiksiniyorum. g.tünün dibinde biri bağırırken aşkı arıyorum triplerine girenleri ben de görmezden geliyorum. hala kar yağıyor haberler oranın buranın tıkanıklığından bahsediyor. bu kar bana bir saat önce eve gelme şansı veriyor bense kazandığım bu vakti bloglarda gezinerek harcıyorum. içten içe dolabımı temizlemek, bamya pişirmek, film izlemek, son aldığım dergilere bakmak istiyorum ama yine de koltuğa çakılıp kalmaktan kendimi alamıyorum.
şu okul denilen şey yakında açılacak, o samimiyetsiz samimileri görmeyi midem artık kaldırmıyor. kusmak istiyorum. poşetsiz ama sere serpe sonra da dönüp nedeni sizsiniz çünkü şundan daha da betersiniz demek istiyorum. ama hayatta hiç kusamadımki!
giydiğim gömleğin yakası azıcık açık diye abaza abaza bakanların Allah belasını versin istiyorum, birileri çüklerini kessin ve bir daha kalkmasın o çükleri. evden çıkmadan ağzını gözünü yıkamayı bilmeyenlere de sabun diliyorum. temizlik yapmasını öğrenmelerini de. insanlardan tiksiniyorum.
bu kadar pislik bu kadar nankörlük bu kadar bokluk dolu dünyayı gördükçe yine hayallere dalıyorum. bir gün diyorum, bir gün bende, biz de... kaçmayı beceremesek de, çok uzun yıllarımızı veremesek de bir gün biz de diyorum. sen de gel benimle.

Salı, Ocak 24, 2012

temizlik

tokatlayasım var yeminle tüm kafası gerileri.girişirim haaa demek geliyor içimden aslında ama yokki öyle yetilerim. ancak konuşurum kendi kendime işte böyle bi de dudaklarımı ısırarak söylenirim. ne boktan bir gün daha. kaderim kara mı benim şimdi? bunu yirmiyedisine gelince mi farkeder insan, oldu mu o kadar gerçekten. gitsem ya tez elden.
hep o yaz gelir aklıma dinledikçe buyrun buradan alalım

Salı, Ocak 17, 2012

ateş oldum




sonra gitsek mesela alıp başımızı bir gün. kaybetme korkusundan uzak, kazanmaya meyil bile etmeden. kaybolmak isteyerek, kaçsak bir nevi. ama o kaçış birbirimize çıkarsa bizi ve eksilerek çoğalsak beraberce. geçen günleri anmasak bile, her yeni gün yeni biz olsak tanışsak yeniden ve yine. yarış olmayan yerlerde, herkesin kendi için yaşadığı yerlerde, aynı dili konuşsa da kalanlar, altındaki baklaları düşünmesek bile. sen olsam ben, ben de sen. unutsak herşeyi; unutulsak. birileri boşlukları doldururken hiç anılmasak. özlem duymasak kimseye, hiçbir şeye.

Pazar, Ocak 15, 2012

dünya(M)

perşembeydi sanırım o makina hayatımıza girdiğinde. evet evet perşembe. o makina dediğim çok da menem birşey değil ya işte. görmeyene, bilmeyene arz ettiği ehemmiyetin boyutu da tartışılmaz.
böylece önce paralı mı olacak kesin, sonra malzemesi eksik olur yarın bozulur da bu görüşleri savruldu dört bir yana. derken yemek saati geldi çattı, yedim geldim yerime bir de ne göreyim, herkesin elinde kahveler, sıcak çikolatalar gırla gidiyor. birini beğenmeyen diğerine dalıyor. yahu yeni geldik yemekten diyorum da kimse bana mısın demiyor. az biraz vakit geçince anlıyorumki ücretsizmiş. iyi be diyorum insan yerine konulduk vaybe bizim de artık sıcak içecek şeysimiz var! kahve isteyip ardından yalvarma moduna geçmeyeceğim ki hayatta kızamam ben hizmetlilere geç geldiler gittiler diye. ilk gün 4 saatte 5 tane sıcak çikolata içenler gece geberir diye bekledim ama olmadı kötüye birşey. ikinci gün de bitti malzeme evet ama halloldu o sorun da. herşey iyi gidiyor gibiydi şimdilik.
cumartesi tuvalete gidiyordum dişlerimi fırçalayayım diye bir baktım ne göreyim bizim abla ağlıyor. ne oldu ablacım dedim, boşver dedi. bir iki ısrar ettim neyse kendi haline bırakayım azcık ağlasın rahatlasın diye düşündüm sustum. 'makina geldi ya, artık birimizi göndereceklermiş' dedi, 'var mı bildiğin bir yer?'
bir bizim dünyamızı bir de onun dünyasını düşündüm. sonra düşündüm, düşündüm bir daha düşündüm.
ne diyeceğimi bilemedim.

bu da Aslı'dan gelsin, komik saçını görmeyiverirsiniz artık.

Cuma, Ocak 13, 2012

zıkkımın kökü

hayal kırıklıkları diye isimlendirmek başka bir hata olur bu durumları. beklenti içinde olmak da hataydı zira. ama onca ayaklarımın altında ezmek istediğim tipleme benim bu düşsel arzularımın tee merkezinde değil miydi?
 o zaman beklenti içinde olmanın hata olması durumu da nedir dersen eğer bılogcuk; hayattır elbet beni bu kabullenmeye iten derim bende en hazırcevap halim ile. bir başka başarısızlaştırma operasyonu daha geçirdim büyük dayısızlık nedeni ile.
neyseki kalbimi pıt pıt attıracak kendimce sebeplerim de yok değil. burada yer alan şarkıyla pıt pıt sebeplerime selam eder, rutin bok çamuruna yatmak için müsaadeni isterim şimdi.


Pazar, Ocak 08, 2012

'herkes'

çokça zamandır sınav hazırlıkları, ödevler, sunumlar derken yazamadım gitti. yani şurdan başka heryere birşeyler yazdım orası ayrı tabii. 'insan' denen varlığa doğru deneyimlerime devam ederken yoruldum epeyce yine ama nefes alıyorum sonuçta işte bir yerlerde.
bu arada önceleri umut ederdim bir yerlerde iyiliğin yaşadığını şimdilerde ancak gözlerimi kapattıktan sonra yaşıyorum o umutları sabah olup gün aydınlandığında hepsi uçup gidiyor birer birer. tutmak için de yormuyorum kendimi, ne yapalım hayat böyle!
herkes haklı kendince, kendi yaşam biçiminde.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...