Geçen hafta sonu İstanbul yakınlarında bir yer baktık, denizi güzelimsi, ortamı bereketli. netten okudum hafifi, Kıyıköy'de karar kıldık. Kırklareli iline bağlı, Saray ve Vize'yi geçtikten sonra kıyı da kalmış bir köy kendisi. Yolu Avcılar'dan 2 saat sürdü otobandan. Silivri'den de biraz daha seyirli ve uzun bir yol tercih edilebilir.
Kıyıköy'de nehir, çay arası bir akıntı var, içinde küçük deniz bisikletleri ve kayıklar olan. 1.5 saat için 30 TL vererek kiralanabiliyor. Bunun dışında bariz olan 2 plajı var. Biri ücretsiz ve diğerine nazaran pislik oranı daha yüksek. Diğeri ise belediye plajı ve giriş 5 TL araçla. Bir bakıp çıkacağım yok. Sahilin tepesinde belediye görevlilileri sahile gitmesen de niyet etmiş olmana da alıyor o ücreti. Aşağı doğru ilerledikçe sağlı sollu x pansiyon, y kamp alanı diye yazılar çıkmaya başlıyor oradan buradan. Hayatımda görüp görebileceğim en çirkin, pis, en sevimsiz kamp alanları. Başıboş ve kalabalık. Çoğunun ışıklandırması yok. Ölsen kimsenin haberi yok, çoğunda wc dahi ekstra ücretli, kiralayacağın masa, şemsiye de keza öyle.
Profesyonel bir kampçı olmasam da pek çok kamp alanında kalmışlığım var ancak bu kadar irite edenini ilk kez gördüm. Sana sadece ne kadar para bırakacaksın diye bakıyor adam. Ticarette her daim bu vardır elbet ama aşikar olması ağzına gözüne dalma hissi uyandırıyor adamda.
Neyse biz hemen girişte sağda bir büfenin yanındaki çadır alanına konuşlandık. Kendi çadırını kurmak 15 TL ancak çadır dediysem maksimum 1.5 kişilik çadır alanı var ağaçların arasında. Onlarınkini kiralamak 40 TL. Kendi çadırını kurarsan masa +15 TL olarak işleniyor hanene. Onlarınkini kiralarsan ücretsiz yani anacığım aynı ücrete tabii oluyorsun.
WC denilen işkence alanında çekilen sifon ile birlikte uçuşan dışkıların ayaklarını sıyırıp geçmesi, 'ulan eğlence kabinini' mi burası demene neden olmuyor değil.
Kampta su yok! Duş yok! Mutfak alanı yok! Elektrik ortak alanda üçlü priz halinde, onu kullanmaya yeltendiğinde de fena bakışlara maruz kalıyorsun!
Gelelim ortama; elbette o da fena. Beynimizi infilak ettirecek kadar karışık ve bir o kadar etnik kökenli müzikler daimi son ses. Sağımızda romanlar göbek atarken, solumuzda gençlik Ahmet Kaya ile kendinden geçiyor. Bir yandan semah türküleri, diğer yandan Lady Gaga. Rabbim sana geliyorum diyordum ki elbette Demet Akalın imdadıma yetişti:p
Gece kurduğumuz hamağı kaldırmayalım dedik bir müddet sonra 3 çocuk abanarak yere boca edecekken zor kurtardık.
Şimdi en önemli mevzu deniz. Aslında plaj ve su fena değil. Lakin zaman zaman pek dalgalı olabiliyormuş. Biz gittiğimizde çok fazla dalga yoktu ancak bir günde dahi bu durum değişebiliyormuş.
Tabii ki oldukça kalabalık ve abazan nüfusu %70. Denizde kazak giymiş erkek görmeyince korkmaya başlıyorsun bir müddet sonra. Nerede kalmışlar diye. Biri diğerinin sırtında yüzen erkek modeli, ikili diğer ikiliyi sırtlamış güreşe giren erkek modeli, elinde çocuk botuyla kafanı yaracak kadar şiddetle ani çarpma eylemi gösteren erkek modeli. Doğru düzgün birkaç birey vardı diyebilirim.
Duş alanlarında yine aynı seviyesizlik ve pislik devam ediyor.
Sorduğum her 5 adamın 3'ünün sevdiği ve gittiği bu yer hiç bize göre değildi kıssadan hisse.
Şahsen hiç tavsiye etmiyorum. Köyde de sevimli hiçbir yan yok. Gitmeyin, götürtmeyin anacımmm.
Şimdi benim aksime gittiği mavilikten oldukça zevk alan birinin ağzından dökülen mısralarla sizi başbaşa bırakıyorum.buyrun bakalım
sağ baştan
Pazar, Temmuz 22, 2012
Cuma, Temmuz 20, 2012
düşlü geceler
anlamsız geceler, anlamsız sabahlar içindeyim. kendim en büyük anlamsızlık zaten şu sıralar yeryüzündeki.
yeni keşfim var son zamanlarda; 'çevre' insanı rezil de eder, vezir de. bir de tüm bunların yanında anlamlı da kılar varlığını ama aksine içine edebilir de.
hayatım boyunca olduğum olabileceğim en basit, en şuursuz, en manasız ve amaçsız çevre içindeyim ey insanlık. kurtulmak için bok çukurunda cebelleşiyorum, bazense uzanıp sırt üstü bok çukurunu bile aydınlatan güneşin tadını çıkarıyorum. ne olacak yani diyorum, yüzsen de bir, boğulsan da. kim için değişecek günler, kim için aydınlanacak, kim için kararacak ya da tüm bunlar kimi ne kadar ırgalayacak?
bazense bunları bile düşünmeye kalmıyor mecalim. uyuyorum sadece, düşünmeden ve irdelemeden. eve geliyorum bir iki cümle okuyorum, dizimag'den birkaç bölüm izliyorum ve uyu diyorum kendime.
uyu ve dinlen, düşünme. nasılsa hiçbir zihin değişmeyecek, nasılsa herkes kendini haklı görecek. nasılsa uçkur davasına yalanlar söylenecek, rekabet davasına çirkefleşilecek. sen uyu en iyisi, uyu ve düşünme.
düşlü yalanlar, gerçek yalanlardan daha masum. daha beklentisizsin sen ve o daha sade. oysa hayat şu sıralar bin bilinmeyenli bir sahne
Perşembe, Temmuz 12, 2012
Hayatın Provası Olmaz
Kaçırdığımız sabahlara ciddi bir özür borçluyuz
beraber uyanmadığımız bütün sabahlar
bir şey eksikti vardı yeryüzünün haberi
yanımızda başka bedenler
aklımızda başka hayaller
ama aynı güneş aynı gökyüzü
ve sen büyürken kimselerin fark edemediği yerlerde
gözlerini anlamsızca dikerken en yükseklere
durmaksızın seni düşündüğümü söylemem doğru olmaz..
Ama günün başka kimselere anlamlı gelmeyen anlarında
bazen onu elli geçe mesela
bazen ikiye altı kala
çorabımın tekini ararken ya da
kaç yumurta kıracağımı düşünürken tavaya
mütemadiyen seni düşündüğümü söyleyebilirim.
Sevgilim denmez artık uzaktaki sevgiliye
sevgilim denmez çok ayıp ama sevdiğim diyebilirim
sevdiğim belli olmaz saçma sapan bir zamanda
bir çocuk gülüşünde ya da eski bir türk filminde
farkında bile olmadan aklına gelebilirim
beraber uyanmadığımız bütün sabahlar
bir şey eksikti vardı yeryüzünün haberi
yanımızda başka bedenler
aklımızda başka hayaller
ama aynı güneş aynı gökyüzü
ve sen büyürken kimselerin fark edemediği yerlerde
gözlerini anlamsızca dikerken en yükseklere
durmaksızın seni düşündüğümü söylemem doğru olmaz..
Ama günün başka kimselere anlamlı gelmeyen anlarında
bazen onu elli geçe mesela
bazen ikiye altı kala
çorabımın tekini ararken ya da
kaç yumurta kıracağımı düşünürken tavaya
mütemadiyen seni düşündüğümü söyleyebilirim.
Sevgilim denmez artık uzaktaki sevgiliye
sevgilim denmez çok ayıp ama sevdiğim diyebilirim
sevdiğim belli olmaz saçma sapan bir zamanda
bir çocuk gülüşünde ya da eski bir türk filminde
farkında bile olmadan aklına gelebilirim
Salı, Temmuz 10, 2012
bırak sırrın sana kalsın
kendine bile anlatamadıkların olur bazen.
anlatsan da anlamlandıramayacaksındır ve bunu bilmek ve baştan pes etmeye iter seni.
susar ve bu zayıflığının tadını çıkarmaya bakarsın.
ayaklar altındasındır ama bundan haz bile alırsın.
bu senin sırrındır ve kimsenin bilmesine gerek yoktur.
onlara farklı görünür çünkü öyle
olsun istersin.
sağ gösterip sol vurmak gibidir bu.
onlar sen üzülüyorsun sansa da sen kaybın verebileceği en büyük hazzı yaşayıp mutluluğun da dibine vuruyorsundur.
oradan görünen bir saplantıdır oysa sen bunu bile bile yapıyor olmanın bilincinde sadece şimdilik böyle istiyorum dersin.
böyle de devam etsin bir süre.
onlar ne diye isimlendirirse isimlendirsin, nasıl bakmak isterse baksın.
sen biliyorsundur gerçeği ve sırrına kimseyi ortak etmek istemezsin.
Cuma, Temmuz 06, 2012
son
yani şimdi herkes mi uyuyor? tabii ki hayır. peki kimin uyuyup kimin uyumadığı umrumda mı? tabii ki hayır? pencereden gelen sesler içimi ürpertiyor o kadar. ve o sesler bana boşluğu hatırlatıyor. herkes uyusa da, kimin uyuduğunu ya da uyumadığını bilsem de benim engel olamadığım, bizim engel olamadığımız o boşluk. aslında biz belki. belki eksiğimiz, belki fazlamız ama biz işte.
bir su şişesi iki bardak. ben şişeden içiyorum, diğerleri ne diye burada bilmiyorum. hangimiz uyuyor, hangimiz uyanık, hangimiz düş, hangimiz gerçek, hangisi doğru, hangisi yanlış.
evet yanlış. çoğumuzun diğerinin herhangi bir davranışını kendimize uygun bulmadığımızda sığındığımız yalan. aslında belki de hepimiz o yanlışları istiyoruz, belki değil istiyoruz işte bundan onlar yanlış. biz doğru olalım. böylelikle kimse dokunmaz, böylelikle zaman akar. biz doğru olalım ve yola koyulalım. yanlışlar zoru sevenler için biz kolaya konalım. 'canım' diyelim, herkes 'hayatımız' olsun, 'şekerlik' diye çağıralım ve öfke nöbetlerini susturalım. böyle olursa zaman akar, böyle olursa beden çürür. insan kendini asıl böyle acılı ölüme götürür.
bir su şişesi iki bardak. ben şişeden içiyorum, diğerleri ne diye burada bilmiyorum. hangimiz uyuyor, hangimiz uyanık, hangimiz düş, hangimiz gerçek, hangisi doğru, hangisi yanlış.
evet yanlış. çoğumuzun diğerinin herhangi bir davranışını kendimize uygun bulmadığımızda sığındığımız yalan. aslında belki de hepimiz o yanlışları istiyoruz, belki değil istiyoruz işte bundan onlar yanlış. biz doğru olalım. böylelikle kimse dokunmaz, böylelikle zaman akar. biz doğru olalım ve yola koyulalım. yanlışlar zoru sevenler için biz kolaya konalım. 'canım' diyelim, herkes 'hayatımız' olsun, 'şekerlik' diye çağıralım ve öfke nöbetlerini susturalım. böyle olursa zaman akar, böyle olursa beden çürür. insan kendini asıl böyle acılı ölüme götürür.
Pazartesi, Temmuz 02, 2012
gece
bir hüzün kovan kuşu gelmiş gecesinin daha sonuna geldik. önce zuhal olcay ile hiçbiryerde'yi izledik ardından dram dağları tepesine konuverdik. dişler fırçalandı, kremler sürüldü. sabah işe gidecek olmanın yası kapanmak istemeyen gözlerime inmiş bir kere. neyleyim güzel geçen haftasonunu,o son pazartesiye bağlanacaksa.
tüm camları kapattım, kapıyı kilitlediğime emin oldum.
herkes kalsın sağlıcakla, uyanacak sabahımız var daha.
Pazar, Temmuz 01, 2012
fırıldak
ayrılık zor evet. üstelik sebepsizlerin acıttığı kadar acıtıyor sebepli olanlar.karmakarışığım, aşığım. en çok yaşamaya ama! iyisiyle kötüsüyle geçiyor zaman. biri gidiyor diğeri geliyor hayatlarımıza. ben de bazen biri bazense diğeri oluyorum çoğu için elbette. işte o tüm biri, diğeri olduğum zamanlarda güzel bir anı olabilmişsem ne ala. ama elbette öyle olmuyor maalesef her zaman. kimi zamanlar nefretlik oluyorum o anılarda, ne kötü hem ona, hem de bana.ayrılık kadar zor olansa, o ayrılığın ardından sana kalan yalnızlık. herşeyi oturup uzun uzun düşündüğün, yorumladığın kendince, acaba dediğin, eminim dediğin ya pişmanlık duyduğun o yalnızlık zamanlarında kafayı kırma ihtimalin de büyük üstelik. tam da şimdi o andayım. sessizlik, mum ışığı, pervane, yorgun düşmüş bir köpek yanıbaşımda. kalanların hepsi aklımda.
Cuma, Haziran 15, 2012
evde yalnız olmak ödümü patlatıyor...
Perşembe, Nisan 05, 2012
arayış
artık benim için 'ben' diye bir kavrama inanmadığım, düşler kurmadığım, gerçeğimle gerçekleri görerek yaşadığım kısır döngüler içinde boğuşmacalarım söz konusu. bir dakika sonrasında bile verebileceği tepkileri pek kestiremeyen, hayata olan kızgınlığını aniden gereksiz bir olayda tekrar tekrar yaşayan, hiçbir varlığa ya da canlıya 'çok'lu duygular besleyemeyen gereksiz bir insan kimliğine büründüm iyiden iyiye. kim değerli dersem gözümde varsa yoksa kendi olabilen, kalan tüm insanlığın hata gördüğünü o gerçekten isteyerek ve inanarak doğruya dönüştürebilen farklı olmaktan yanlış olsa da kendi olabilen kimlikler. bu kimliklerin yaş aralığı 25 gibi sona eriyor kanımca. ve yine ortalama 25 sonrası 'mantıklı' olmak gibi bir çelişki ile yaşamaya başlayan bireyin dilinden şu kelime düşmeyen bir gün dahi olmuyor 'SIKILDIM'. Keza haklı da. Çünkü artık mantıklı olmak, girdiğin tüm ortamda oraya 'uygun' olmaktan geçiyor, anında sıradanlaşabilmekten ve ortalama doğruları doğru kabul edebilmekten.ama dedim ya benim artık gücüm yok, çektim beyaz bayrağımı çoktan gökyüzüne.
ilerliyorum dümdüz, kazara sağa sola yalpalamak bile korkunç derecede 'mantıksız' artık. bu tek düzelikten kurtulmanın zamanını da geçirdim kaldım kör kuyuda. bakalım birinin kovasına takılıp yukarı çıkabilecek miyim, aydınlık gökyüzüne çıplak gözlerle bakabilecek miyim?
ben olabilecek miyim?
betimleme
adem,
ben bir ceviz ağacıyım hayatın ortasında,
statü gereği
Pazar, Mart 25, 2012
Nick Cave & the Bad Seeds - Into my arms
her ne kadar imkansız gibi görünse de beklentisiz olmakmış hayatı devamlı kılan. ya da mutluluğu mu demeliyim acaba. beklentisiz olunca insan gördüklerine üzülmezmiş;belki hafif kaldırarak kaşlarını şaşırmışlık katarmış ifadesine o kadar. canı acımaz olurmuş eskisi kadar, içi yanmaz, üzülse de çok acıtmazmış.
ben şimdi şaşırdım mı, üzüldüm mü bilmiyorum ama iyiki oldu,
herşey böyle daha güzel oldu, olacak; olmalı da!
'Seni seviyorum demek; ruhun ve bedenin bütün zerreleri zikre susamışken, söylenmezse ölmek demekti. Söylemem değildi mesele, söylemezsem ölmemdi.' Söyledim hiçbir şey değişmedi.
Şimdi kafamda 30 yıl sonramız var nedense, yine beklentisiz sadece tek bir isteğim olacak, umarım pişman olmayız, yaşayamadıklarımız için birbirimizi suçlamayız. Korkaklıklarımız için kızmayız birbirimize, umarım bir daha birbirimizi düşleyecek boşluklarımız olmaz. Beklentisiz, günü birlik hayatlara merhaba öyleyse, hoşgeldin sen de bahar.
Pazartesi, Mart 05, 2012
en çok ne zaman seviyorum seni biliyor musun hani göz altların hafif şişer biraz melankoliksen belki beni üzmüşsen. belki de ben seni üzmüşsem elbette. bunu çok sık yapsam da kabullenemem; tıpkı bol yanlışları olan diğer günlerim gibi.baksana şimdi dahi ben olma ihtimalini sonradan düşündüm işte. her neyse ; o üzgün olduğun zamanlarda zaten hafif şişmiş olan o küçük gözlerin iyice şişer ve sen de küçücük bir çocuk oluverirsin tıpkı onlar gibi. tüm hırslarından, mutsuzluklarından arınır ve sadece benim olmak istersin. yalnızlığından dem vurur bir tek iki kişilik dünya hayal edersin. o zamanlar bazen kızarım sana olmaz böyle diye ama içten içe öyle mutlu olurumki bilemezsin.
tüm ellerden güzeldir yamuk yumuk kesilmiş tırnaklı ellerin ve kolların güçlüdür hep her yükü kaldırırabilirim der gibi dik durur. bazen öne doğru eğersin ama kimse bilmesin istersin. aslında rol kesip entellektüel ve cool takıldığın zamanlar çoğunluktadır ama beni görünce hepsini unutup sadece sen olmayı seçersin. o zamanları öyle çok severimki özel hissederim kendimi, sen benimsin ben de sadece senin olmak istiyorum demek isterim bazen, bazense kandırma kendini der susarım. bir de kızgınlıkların vardır elbette, anlaşılmadığını düşündüğünde öyle çabuk bozulur öyle çabuk küsersinki herşeyden vazgeçersin. hayat öndedir 1-0 hatta kimbilir 5-0 bizim yenmemize ihtimal dahi vermezsin. inandığım masalları silersin. ama camın buğusuna dahi çizer yeniden başlarım ben her defasında bilmezsin.
Bora Öztoprak - Akdeniz Geceleri
tüm ellerden güzeldir yamuk yumuk kesilmiş tırnaklı ellerin ve kolların güçlüdür hep her yükü kaldırırabilirim der gibi dik durur. bazen öne doğru eğersin ama kimse bilmesin istersin. aslında rol kesip entellektüel ve cool takıldığın zamanlar çoğunluktadır ama beni görünce hepsini unutup sadece sen olmayı seçersin. o zamanları öyle çok severimki özel hissederim kendimi, sen benimsin ben de sadece senin olmak istiyorum demek isterim bazen, bazense kandırma kendini der susarım. bir de kızgınlıkların vardır elbette, anlaşılmadığını düşündüğünde öyle çabuk bozulur öyle çabuk küsersinki herşeyden vazgeçersin. hayat öndedir 1-0 hatta kimbilir 5-0 bizim yenmemize ihtimal dahi vermezsin. inandığım masalları silersin. ama camın buğusuna dahi çizer yeniden başlarım ben her defasında bilmezsin.
Bora Öztoprak - Akdeniz Geceleri
Pazar, Mart 04, 2012
sonsuzluk
Onu ilk gördüğümde kaç aylıktım ya da kaç yaşındaydım bilmiyorum ama onu hatırladığım ilk zamanlar altı-yedili yaşlarım. Yazları köye gittiğimizde yaşadığı o bohem hayat ve desteklenmek zorunda kalınan işleriyle bile gözüme güzel görünürdü çoğu zaman. Ata biner, tarlayı eker, biçer bana salkım salkım üzümler getirirdi. Bir de akşam üstü dağlardan inen hayvanlar gözümde öyle büyürdü ki hepsi ayrı birer masal kahramanım olur kalırdı. Bir gün yine ata binmenin cazibesine kapılmış tutturmuşum atın beni arkaya diye ama hayvancağız hem yük dolu hem de benim gibi toy bir çocuğa tahammül edecek modda değil. Ama kıramamış beni oturtmuş arkaya otların arasına, at huysuz,at doğduğuna pişman derken şaha kalkıp son sürat nal almaya başlamaz mı? Eyerlerine takılmış yerde sürünen kahramanımın o fotoğrafı hiç gitmez gözümün önünden. Sonra babaannemin hastalığı, vefatı, yanımızda yaşama zorunluluğuyla köyden ayrılması derken hayat iyice çekilmez oldu ona. Ama yine de hiçbir zaman söyle bebeğim, duymadımki ya da başım ağrıyordan başka çok da şikayet duymadım. ‘napıyorsun dede?’ ‘ne yapayım bebeğim?’ doğru ya ne yapsın adam 90 yaşında. Sahi ya ne yapar bir adam 90 yaşında? Ne yaparız biz yaşlanınca?
Şimdi mi? Sesi yok, kuvveti yok, azmi yok, sanki zorla alıp verdiği nefesi olmasa canı da yok. Yatıyor sadece uzunca, yatıyor sadece sonsuz uykuya dalmayı bekler gibi. Kimbilir neyi özlüyor, neyi istiyor son kez? Sorduğumuzda bir şey isteyip istemediğini gözlerini hayır anlamında iyice açmaya çalışıyor o kadar. Peki ama aslında ne bekliyor? Bir gün ölümü beklersem sessiz çığlıklarda birinin başıma elini koyup ne istersin son kez diye sormasını beklerim sanırım. Bu acımasızlık mıdır acaba bilmiyorum ama düşünceli olmaktan kaynaklanır gibi geliyor bana. Acımasızlık gibi görünecek diye ödüm patlıyor ve soramıyorum; soramadım da evet ama sorsunlar bana. O an aklıma ne gelir bilemem ya da şuan umursadıklarımın kaçta kaçını umursarım göremem ve elbette o günleri görecek miyim düşünemem bile ama sorsunlar bana.
Dedem; önce babaannem ben ergenken,sonra anneannem ben büyürken şimdi de sen. Hepiniz gidiyorsunuz birer birer ve sonra benim hiçbir üst kuşak akrabam olmayacak öyle mi? Yani ben kronolojik olarak ölüme yaklaşan ikinci kuşak olacağım; yani bir nevi yaşlanacağım. Dedem ne kadar bencilim değil mi? Senin gitme ihtimaline bile kendi penceremden bakıyorum usulca. Neden biliyor musun hayatın en kahpe, en boktan zamanlarından aldık nasibimizi. Herkes koşuyor at gibi bir yerlere. Hepimizin derdi daha, daha ve daha dedecim. Orada boylu boyunca uzanmış son nefeslerini alıp verirken aslında neler geçiyor aklından kimbilir ama benim derdim hala biz, hala ben! Ne garip olduk, ne garibim ben. Herşey olması gerektiği gibi ilerliyor, kimi doğuyor kimi ölüyor demek midir büyümek dedem? Yani ben büyüdüm mü şimdi, koşarken görmemişim, kaçırdım mı dersin?
betimleme
adem,
aile olmak güzeldir,
çaresiz,
hayat beni neden yorarsın
Cumartesi, Mart 03, 2012
hacıoğlu'na ithafen.
Bana bir söz yazan yoktur bugün, olmaz da bu saatten sonra. Unumu elemiş eleğimi asmışım ben zaten. Geçmiş zaman sinsice, fark ettirmeden.
Bu arada biri bana bilgisayarımı silmem gerektiğini söyleyebilir mi? Tıpkı az önce montumdaki pati izlerinin artık temizlenmesi gerektiğini açıkça söyleyen vedatcan gibi.
Bu pis kokulu ve hep aynı şarkıların dırıdıt dırıdıt diye devam ettiği ve hatta o şarkıların anlamını yitirerek marş haline geldiği, etrafımda lahmacun gümleterek cilveleşen çiftlerin olduğu yeri seviyorum galiba. Kimse takmıyor beni, yazıyorum, okuyorum, çiziyorum gidiyorum. Kimse ne merhaba diyor ne hoşçakal yani kısaca ne başlangıçlar var ne de sonlar.
Funda arar sanırım bu affetmem diye bağıran. Anmam diyor senin adını, pek iddialı geliyor bu sözler bana. Zaten hep iddialı sözler değil mi bize tükürdüğümüzü gerisingeri yalatan. Sinirlenmiş bir insan, nefret dolmuş, üzülmüş, kalbi kırılmış insan ve bunun gibi bir sürü senaryolar ardından kurduğumuz o iddialı cümleler değil mi bizi nefretlik yapan.
Bu kadar girizgah yeter. Bir sürü haller içinde halim, gözlerim yarı kapalı gün boyu. Bu zamanları iyi biliyorum. Kendimi kederlere atıyorum. Yalnız kalacağım, yalnız olacağım. Ben kocaman evde bir başıma ne yaparım Tanrım. Laralayi doy doy laradaydoy, laraday laraday, laradaydoy.
Şey göbeğeeem büyüdü çokça Mart sonunda galaya katılacağım oysaki! Ben bu işe katıla katıla gülerim işte.
betimleme
bir öykü bir an,
ossuruktan teyyare,
öyle bir geçtiki zaman
Pazartesi, Şubat 27, 2012
Hoşçakal
Dedem ölecek sanırım, hepimiz bir gün öleceğiz elbet ama onun son zamanları olduğuna dair bir dolu işaret var.
Benjamin'in Mike'dan öğrendiği en önemli şey 'hayatında olan bitene sinirlenebilirsin, küfür edebilirsin, kaderine lanet edebilirsin ama sona geldiğinde; hepsini unutmalısın' cümlesiyle özetlenmişti.
Dedem artık konuşamadığından bana son sözleriyle öğrendiklerini ya da öğrettiklerini özetleyemiyor ama havaya diktiği gözleri çok şey anlatıyor.
Bense en azından bugünlük gözlerimi kapamadan ettiğim vedalarımı Can Yücel'in yardımıyla özetlemek istedim. Bir gün tüm yapamadıklarım için pişman olur muyum bilemem; tek bildiğim artık çok kişilik yaşıyorum. Büyümek böyle birşey olmalı.
Neler söylemek istedim sen giderken.Sessiz çığlıklarım boğazımda düğümlendi, …adım atmak istedim ,
koştuğumu sandım hatta.Cümleler kurdum, anlattım sana derdimi. Hatta yalvardım , haykırdım sandım …Oysa sen giderken ben ardından sadece, bakakaldım. Öylece… donakaldım.İnanamadım …Kirpiğimden süzülen damla…Ve Ayrılığın adı ,HOŞCAKAL.Sen gittikden sonra hoş kalırım mı sandın.
Alırmıyım bir bardak demli çayın tadını ..Perdeyi açınca içeri giren güneş, ısıtırmı sandın.Görürmüyüm sandın açan çiceği… Bakarmıyım sandın batan güneşe…Dilek tutarmıyım kayan yıldıza…Koklarmıyım sandın yağmurun kokusunu,Severmiyim sence baharları? Ayrılığın adı ,hoşcakal…Ben senden sonra yaşarmıyım sandın … Peki o zaman sende HOŞCAKAL…
koştuğumu sandım hatta.Cümleler kurdum, anlattım sana derdimi. Hatta yalvardım , haykırdım sandım …Oysa sen giderken ben ardından sadece, bakakaldım. Öylece… donakaldım.İnanamadım …Kirpiğimden süzülen damla…Ve Ayrılığın adı ,HOŞCAKAL.Sen gittikden sonra hoş kalırım mı sandın.
Alırmıyım bir bardak demli çayın tadını ..Perdeyi açınca içeri giren güneş, ısıtırmı sandın.Görürmüyüm sandın açan çiceği… Bakarmıyım sandın batan güneşe…Dilek tutarmıyım kayan yıldıza…Koklarmıyım sandın yağmurun kokusunu,Severmiyim sence baharları? Ayrılığın adı ,hoşcakal…Ben senden sonra yaşarmıyım sandın … Peki o zaman sende HOŞCAKAL…
Pazar, Şubat 26, 2012
geç yayınlanmış cuma öyküsü
Bazı insanlar hayatı diğerlerine kolaylaştırmak için gelmiş bu dünyaya diye düşünüyorum kimi zaman. Bu kimi zamanlar çok olmuyor ama olduğunda pek mutlu oluyorum orası ayrı. Mesela bizim güvenlik görevlisi Ayşe. Müdürlüğe bir yaşlı, bir özürlü, bir fakir gelmeyegörsün. O an bir elçi oluverir ama asla birini bile es geçmez. Yani istisnasız hepsine tüm varlığıyla yardım eder, elinden gelenin fazlasına bile koşar. Biraz erkek gibidir Ayşe, kısacık saçları, elinden sigara düşmeyen tavırlarıyla toplum tarafından kimi zaman ‘serseri’ diye bile isimlendirilebilir. Azıcık da öyledir evet ama kimin umrundaki. Sokaktaki her hayvana, yardıma muhtaç her insana, annesini arayan her çocuğa koşan kaç kişi var ki şu hayatta. Bugün yine öğlen arasında döneri kaptığı gibi köşedeki kediye getirmiş, arabaların arkasından geliyor sesi ‘yeseneeee’ dediğim gibi hafiften serserilik vardır ruhunda canımlar cicimler okşamalar falan ona göre değildir pek. Yanına doğru yaklaştıkça bir kediye döner aldığını farkettim ama kedi koklayıp geri çekiliyor. Ağzı yara sanırım dedi. Baktım evet yaraydı, canı acır gibi değildi pek ama yarası büyüktü. Bir araba ayarladık hemen yakında belediyenin yeri vardı araba ve şoför de bulununca gittik hemen. Ağzından çok dişleri problemli ondan yiyemiyor olabilir dediler ve aldılar miniği hemen. Arkamdan bakışlarına dayanamadım ama akşam eve götürsem bizimki kıskançlıktan ölür, iş yerinde bakmak gibi bir lüksüm de yok. Eğilen boynuna çok üzülsem de iyileşeceğini bildiğim için mutlu olarak ayrıldım oradan. Her ne kadar sinirlenip dursam da iş yerinde beni kırmayacak insanların olması ne güzel. Zaten onlar da olmasa!
Çarşamba, Şubat 22, 2012
geçiyor, geçecek
bugünün tuhaf olacağı daha sabahından belliydi de çok önyargılı olmayayım dedim. masama oturmasa da diğer masaları gezerken sonunda yanıma geleceğini bildiğim kadıncağız bana doğru yaklaşınca o gıcık ses tonuna ifrit olmama rağmen bu kez de alttan alayım dedim. hayır yani laf koysam ince ince ne olacaktı azıcık ego yapacak kendi kendime eğlenecektim en fazla ama bir insan mutsuz olacaktı. kendimce sıcak ilişki kurmayı denedim, derken o da bana yardımcı oldu ve ilerledik. oysa o da biri beni alttan alsa da sussam diye bakıyormuş, iyi oldu denk geldim. parmakları ince, elleri hafif titrekti. birşeyler yoruyordu ya da yormuştu belliydi; makul insanım demeyi ihmal etmese de olmadığını kendi de biliyordu aslında ama sanırım onun da teslim olduğu günlere denk geldi. o sordu ben söyledim, bazen memnun oldu bazen olmadı. ama onu mutsuz etmem ne soruları ne de sorunlarıyla ilgiliydi. adımı sorarken hafiften yaka kartıma baktı o farklı ben farklı soy isim söyleyince medeni halimi anlayıverdi. çok zeki olmasına gerek yoktu hoş. birkaç kere gözlerini kırptı bu daha çok kırpıştırma gibiydi. sonra ben de evliydim dedi. 9 sene sürdü; ayrıldım. 3 sene oldu, iyiyim şimdi. hiçbirini sormadım ama devam etti; saygı bittiğinde bitiyor dedi. hüzünlendi. elbetteki bana özendiği yoktu ama belli ki iş yaparkenki o toy heyecanım ona 10 yıl önceki kendini hatırlatıverdi. kimbilir belki aklında keşkeler, belki aklından amalar, belki aklından iyikiler geçti ama ben yüzünden keşkeleri gördüm o an. keşke?
şu sıralar hayat beni oradan oraya atma hakkını kullanmak istedi yine ve yeniden. sesim çıkmıyor pek. usulca eğdim başımı azıcık daha öne geldim, işini kolaylaştırabileyim diye. inat etmedim bu kez; sen bilirsin dedim. bana uymayan bir hamle bu, iyi bilirim ama hep uyanı yapmaya çalıştığımdan belki bu yorgunluğum diyiverdim. şimdi o tuttu elimden ben ilerliyorum; gözlerim hafif aralı otomatik pilotun durduğu yerde devam etmeyi bekliyorum.
kimse hatırlamaz söylesem. bir bahar akşamı; sazlı sözlü bir muhabette dinlemiştim. oysa ben o an bunca sene sonra aklıma gelebileceğini bilerek belki de hiç unutmadım ne o akşamı ne de o akşama kadar bu hiç bilmediğim türküyü
şu sıralar hayat beni oradan oraya atma hakkını kullanmak istedi yine ve yeniden. sesim çıkmıyor pek. usulca eğdim başımı azıcık daha öne geldim, işini kolaylaştırabileyim diye. inat etmedim bu kez; sen bilirsin dedim. bana uymayan bir hamle bu, iyi bilirim ama hep uyanı yapmaya çalıştığımdan belki bu yorgunluğum diyiverdim. şimdi o tuttu elimden ben ilerliyorum; gözlerim hafif aralı otomatik pilotun durduğu yerde devam etmeyi bekliyorum.
kimse hatırlamaz söylesem. bir bahar akşamı; sazlı sözlü bir muhabette dinlemiştim. oysa ben o an bunca sene sonra aklıma gelebileceğini bilerek belki de hiç unutmadım ne o akşamı ne de o akşama kadar bu hiç bilmediğim türküyü
Pazar, Şubat 12, 2012
nedensiz?
Şimdi bu şarkıyı dinleyip de içi sızlamayan bir insan evladı varsa beri gelsin. Gelsin beri de sorayım ona sen hiç sevdalandın mı diye? Midene ağrılar girdi mi yoktan yere. Kendine bile yabancılaştın mı? Kızardı mı yanakların sebebini kavrayamadığın zamanlarda, belki de sebepsiz yere? Sonra ağladın mı hiç gecelerce bazen mutluluk bazen yaşadığın korkudan, ya giderse? Ya bir gün ansızın bir sebeple çıkıp giderse, hatta sebepsiz yere? Beri gelsin de diyeyim ki madem tüm bunlar olmadıysa, madem kaybedeceklerini umursamadan yanmadıysa yüreğin bir kere bile peki senin bahanen ne?
güle güle git canım
sanırım en iyi özetim burda
acizliklerim olur elbet her insan gibi benim de. zaaflarım vardır, zayıflıklarım vardır bazen istemesem de. onları eyleme geçirirken ya da zihnimde canlandırırken hep şöyle düşünürüm 'insanım sonuçta ben'. bu cümleye sığınır yaptığımın ya da yapacaklarımın yanlışlığını bal gibi bile bile ve de göz göre göre devam ederim, düşlemeye, düşlediğime doğru yürümeye.
böyle zamanlarda insanın iç sesini durduracak birşeyler olsa keşke, öyle şeyler olsaki o yanlış düşüncelerle kuşatılmış yanlış eylemler sonucu yaşanan koca koca pişmanlıkla yanıp kavrulmasa yürek. o yanan yüreği söndürmek ne kadar zorsa insanım ben diye sığındığın acizliğin sonucu yaşadığın pişmanlığı unutmak da o kadar zor işte.
öyle kızıyorumki kendime. ne yaşayacağımı bile bile, nasıl hissedeceğime emin olarak yürüyorum kimi zaman bu ince köprüde. bu gece rüyamda gördüğüm manzara gibi tıpkı. aşağıdaki o pis suya rağmen uzanan incecik yolda karşıya geçerken ben Ümm sallıyor yolu, 'nasılmış' diyor, sen bana bunu defalarca yaptın ve ben karşıya ulaştım şimdi ben sallayayım da bir bak nasılmış diyor. bir nevi cezalı empati kurdurma biçimi kanımca. annemse solda, düz yolda beni izliyor öylece. ben sallanan yoldan hızlıca düzlüğe atlıyorum ve 'burda zaten sağlam bir yol varken neden orayı seçmişim anlamıyorum' diyorum. hayatta hep yaptığımızda bu değil mi? basit düşünüp, mutlu olmak yerine o taşlı, dolanbaçlı, uzun ve acılı yolları tercih etmek ve ardından kafayı çevirip etrafa baktığımızda ben unutmuşum bunun çok daha kolay bir yolu varmış buracıkta demek.
artık midemden kaldıramadığım bu anlamsız acıya bir son verip, ayaklar altına aldığım benliğime bir bakım yapmanın zamanı geldi. burnu boktan çıkmaz hallerimi hiç özlemedim ben. huzur denilen şey dünyanın en çok arzu edileni ve bende bunu çoktan elde etmiş biri olarak şansımı daha fazla zorlamaktan vazgeçiyorum. şimdi hayat sana 'merhaba' diyorum. yaptığım tüm o hatalar, hataya sebebiyet verecek duygular size de hoşçakal. çok içten bir hoşçakal.
acizliklerim olur elbet her insan gibi benim de. zaaflarım vardır, zayıflıklarım vardır bazen istemesem de. onları eyleme geçirirken ya da zihnimde canlandırırken hep şöyle düşünürüm 'insanım sonuçta ben'. bu cümleye sığınır yaptığımın ya da yapacaklarımın yanlışlığını bal gibi bile bile ve de göz göre göre devam ederim, düşlemeye, düşlediğime doğru yürümeye.
böyle zamanlarda insanın iç sesini durduracak birşeyler olsa keşke, öyle şeyler olsaki o yanlış düşüncelerle kuşatılmış yanlış eylemler sonucu yaşanan koca koca pişmanlıkla yanıp kavrulmasa yürek. o yanan yüreği söndürmek ne kadar zorsa insanım ben diye sığındığın acizliğin sonucu yaşadığın pişmanlığı unutmak da o kadar zor işte.
öyle kızıyorumki kendime. ne yaşayacağımı bile bile, nasıl hissedeceğime emin olarak yürüyorum kimi zaman bu ince köprüde. bu gece rüyamda gördüğüm manzara gibi tıpkı. aşağıdaki o pis suya rağmen uzanan incecik yolda karşıya geçerken ben Ümm sallıyor yolu, 'nasılmış' diyor, sen bana bunu defalarca yaptın ve ben karşıya ulaştım şimdi ben sallayayım da bir bak nasılmış diyor. bir nevi cezalı empati kurdurma biçimi kanımca. annemse solda, düz yolda beni izliyor öylece. ben sallanan yoldan hızlıca düzlüğe atlıyorum ve 'burda zaten sağlam bir yol varken neden orayı seçmişim anlamıyorum' diyorum. hayatta hep yaptığımızda bu değil mi? basit düşünüp, mutlu olmak yerine o taşlı, dolanbaçlı, uzun ve acılı yolları tercih etmek ve ardından kafayı çevirip etrafa baktığımızda ben unutmuşum bunun çok daha kolay bir yolu varmış buracıkta demek.
artık midemden kaldıramadığım bu anlamsız acıya bir son verip, ayaklar altına aldığım benliğime bir bakım yapmanın zamanı geldi. burnu boktan çıkmaz hallerimi hiç özlemedim ben. huzur denilen şey dünyanın en çok arzu edileni ve bende bunu çoktan elde etmiş biri olarak şansımı daha fazla zorlamaktan vazgeçiyorum. şimdi hayat sana 'merhaba' diyorum. yaptığım tüm o hatalar, hataya sebebiyet verecek duygular size de hoşçakal. çok içten bir hoşçakal.
Salı, Şubat 07, 2012
nasıl bir irade eksikliğidir bu sorarım sana benlik. nasıl bir zaaftır atamadığın. herkesi önünde eğdiren bu asi başın ezildikçe ayak altında daha ne kadar sürüneceksin. daha ne kadar acı çekeceksin. daha ne kadar devam edeceksin kendini yok saymaya.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





